Sayfalar

5 Eylül 2017 Salı

Muallim Naci, Görün şiirinin tahlili

   Nâci Efendi, devrinde yeni edebiyat taraftarlarının da eskiyi ayniyle yaşatmak istemelerini yanlış bulur. O, hem eski edebiyattan hatta ona kaynaklık eden Arap ve Acem edebiyatlarından hem de Batı edebiyatlarından 'nazar-ı millî'den uzaklaşmadan yararlanılabileceğini kabul eder." Ne yazık ki, uzun süre İstanbul dışında kalışı ve yabancı dili geç öğrenmesi, aslında şairlikte Ekrem'den ve Hâmid'den geri kalmayan, hatta onlardan daha iyi olan Naci'nin talihsizliğidir. Bu nedenle o, diğer Tanzimat edebiyatı sanatçılarının aksine Batı edebiyatım biraz geç tanımıştır. Ancak tanıyınca da ondan faydalanmayı ihmal etmemiştir; Hugo, Lamartine, Musset ve Voltaire gibi Fransız şairlerden yaptığı ve Âteşpâre adlı eserinde yayımladığı çeviriler de bunun ispatıdır.
  Tanzimat şiirinin önemli isimlerinden Muallim Nâci, hem eski şiir zevkiyle hem de Batı'nın şiir zevkiyle sanatını oluşturmuş; bu yolda estetik değeri olan eserin kaleme almıştır. Bir dönem eski edebiyat taraftarlarının lideri gibi görülüp acını. ısızca eleştirilmiş olsa da aslında o, eski edebiyat zevkini inkâr etmeden ama ondan farklı yeni bir edebiyat kurma niyetindedir. Şiir görüşü ile ne bütünüyle eskiyi olduğu gibi devam ettirmek ne de körü körüne bir Batı hayranlığına kapılıp kendi edebiyatımızı tümden unutmak taraftarıdır. Bu anlamda o, Şerif Aktaş'ın kullandığı tâbirle ifade edersek, tam bir 'mutavassıtın'dir; yani ılımlı ve orta yolu tutan sanatçılardandır: "

23 Nisan 2017 Pazar

Tarih-i Kadim şiirinin tahlili - Tevfik Fikret

Târih-i Kadîm
Beşerin köhne sergüzeştinden 
Bize efsâneler terennüm eden;
Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun 
Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun 
Gece teşkil eden hayâtından 
Ninniler ihtira edip uyutan;
Bize en doğru, en güzel örnek,
Diye geçmiş zamanı göstererek: 
Gelecek günlerin geçen geceden 
Farkı yok, hükmü yok, zehabı veren; 
Ve cebininde altıbin yıllık 
Buruşuklarla şübheler karışık.
Seri, mâzîye — yâni rüyaya —
Payı, atî denen heyûlaya 
Sürünen heykel-i kadîd... 
Onu gâh Durdurup manzaranda bî-ikrâh 
Sorarım eski hatıratından.
O biraz feylesof, biraz sırtlan,
Ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
Leyl-i nisyân-ı kabri yoklayarak 
Muhtenik pash bir talâkatle 
Bana başlar birer birer nakle 
Mütevâlî şüûn-i edvarı:
Hep felâket, elem yığıntıları!
Ne zaman geçse bir ketıbe-i şân, 
Dâima rehgüzâra hun-efşân 
Bir bulut sâye-bâr olur: mutlak 
Başta, en başta kanlı bir bayrak:
Onu bir kardı tâc eder tâkıb
Sonra hunin vesâil-i tahrîb:
Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta, 
Mancınık, top tüfek, sapan... 
Arada Kanlı amirleriyle cünd-i vega:
Sonra artık alay alay üserâ...
Mutlaka bir muzaffer, on mağlûb;
Çiğneyen haklı, çiğnenen mâyûb. 
Kahra alkış, gurura secde: 
Kerem Zaf u zilletle dâima tev'em.
Doğruluk dilde yok dudaklarda; 
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!
Her şeref yapma, her saadet piç; 
Herşeyin ihtidası, âhırı hiç.
Din şehîd ister, âsümân kurban;
Her zaman her tarafta kan, kan, kan!. 
Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl 
Beşerin anlatır ne yolda, nasıl 
Bu sakametli ömrü sürdüğünü; 
Görürüm kanların köpürdüğünü,
O kadidin o dişlek ağzmda.
Sesinin ka'r-i ihtizazında 
Öyle mûhiş bir in'ikâs-ı enin 
İşitir, öyle titrerim ki, zemin 
Sanırım lerze-gîr-i nefrîndir...
İndir, ey mahşer-i cidal indir 
Perdeler, sahne-i fecâ’atine!
Sönsün artık bu daimî fitne.
Hele sen, ey kadîd-i an'ane-hah. 
Yetişir çizdiğin hutut-ı siyah!..
Biz sabah isteriz sabah; o uzun 
Geceler nâ'imîne hayr olsun!
Kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harab 
Ediyorsun zalâma doğru şitâb?!. 
Kanlı birşeyle oynamış gibisin;
Belli, hem nev’îmin muharribisin. 
Kahramanlık... Esâsı kan, vahşet
Seni arşında eyleyen ihnak.
Bize vaktiyle zehr-i gayzından 
Verdiğin cür'adır, odur bu yılan;
Bileceksin bu hasmı elbet sen:
Şübhe!.. En zalim, en kavi düşmen.
Bize en mugfilâne taslîtin,
Yâhud en gafilâne taglîtin.
Bak bugün "hud'a, şeytanet, igvâ,"
Seni mülkünden eyliyor iclâ; '
Üflüyor mabedinde mes’alini,
Kırıyor elleriyle heykelini.
Ve bütün kudretinle sen, mefluç 
Çöküyorsun... Ne in'idâm-ı bürûc,
Ne sava ik, ne bir hübûb-ı jiyân,
Ne cehennemlerinde bir galeyan;
Ne nazarlar habîri mateminin,
Ne kulaklarda bir tanîn-i hazin...
Kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
Duyulur bir tazallüm olsun. 
Sen Göçüyorsun da Arş ü Ferş'inle .
Yok tabiatda bir inilti bile 
Bilakis her tarafta kahkahalar,
Kizbe ancak riya ve humk ağlar!
(1905)

Şiirin Tahlili:

Tarih-i Kadîm şiiri Fikret’in manzumeleri arasında önemli bir yeri vardır. Daha önce kimi manzumelerinde serpiştirdiği bazı fikirlerini bu manzumede daha derli toplu olarak bir arada buluruz. Onun Tanrı, inanç, din, şehir, medeniyet, insanlık ve dünya hakkındaki görüşleri bu manzumede tekemmül etmiş bir halde bulunur. 1900’den sonra kendisini yaşadığı toplumdan, çevresinden hatta yakın arkadaşlarından bile tecrid eden şair gittikçe artan bir karamsarlığa düşer. Fikret durmadan zihinsel bir heyecan hali yaşayan şairlerdendi. Hissettiklerini zamamn hakemliğine bırakmadan nazma dökmeyi severdi. Bu bakımdan dingin ve sakin bir iç dünyası yoktur. Onun şiirleri dikkatle incelendiğinde bir tezatlar mahşeri olduğu görülecektir.

Han-ı Yağma şiiirinin tahlili, Tevfik Fikret

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

Şiirin Tahlili: 

Hân-ı Yağma (Yağma Sofrası) şiiri Fikret’in İttihad ve Terakki iktidarına karşı yazdığı muhalif manzumelerden biridir. Hürriyet’in ilânının üzerinden dört yıl geçmesine rağmen ülkede işlerin iyiye gitmemesi, istibdat devrinin kötü alışkanlıklarının sürüp gitmesi şairi tepki göstermeye itmiştir. Genel olarak bakıldığında manzumeye alay, hiddet, nefret ve öfke duygusunun egemen olduğu görülür. Ülkenin durumu bir yağma sofrasma benzetilmiştir. Bu sofrada oturan yöneticiler önlerine gelen nimetin bedelini ödemeden fütursuzca ülke kaynaklarını tüketmekte, adam kayırmakta, çalıp çırpmaktadır. Şairin umutlan kısa zamanda tükenmiştir. Meşrutiyet’ten beklentileri suya düşmüştür; üstelik yeni idare eskisini aratmaktadır. Durum her geçen dakika kötüye gitmektedir. Bu devrede Fikret kendisine teklif edilen çeşitli görevleri kabul etmeyerek muhalif tavnnı sürdürmüştür.

İnanmak İhtiyacı şiirinin tahlili, Tevfik Fikret

Bütün boşluk: Zemin boş, asumân boş, kalb ü vicdan boş;
Tutunmak isterim, bir nokta yok pîş-i hasarımda.
Bütün boşluk: Döner bir hiçî-i mühiş civarımda;
Döner beynim beraber; ihtiyarım, sanki bir serhoş,
Düşer, lagzîde-pâ, her sâha-i ümmîde bir kerre...
Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki benzer gurbet-i kabre...
İnanmak işte bir âguş-i ruhanî o gurbette.
Karanlık: Her taraf, herşey karanlık, bir hazin yeldâ!
Karanlık: Fehm ü dâniş, akl ü istihraç hep muzlim;
Bütün ruhumda müz'ic bir cemâdiyyet olur nâim,
Kesafetten ibaret bir tecellî arzeder eşyâ,
Hakikat zahir olmaz dîde-i idrâke bir zerre...
Bu vehm-âlûd bir zulmet ki benzer zulmet-i kabre;
İnanmak... İşte bir şeh-râh-ı nûrânî o zulmette.

(1897)
Tevfik Fikret

Şiirin Tahlili: 

Fikret’te inanç krizleri daima olmuştur. Hayata geleneksel inanç çizgi sinde başlayıp sosyal ve siyasal olayların, mizacının ve bir kırılma devrine tekabül eden ömrünün değişik olumsuz sahnelerinin de etkisiyle karşılaştığı problemleri dışa dönük bir aksiyon adamı olarak çözmeye çalışmak yerine kendi içinde çözüm yollan aramayı tercih etmiştir. Bu tercih şüphesiz bir dizi bunalımı da beraberinde getirmiştir. Bir bakıma kendisini sosyal ve ma’şeri vicdanın yerine koyan şairin kendi ruh dünyasım tahrip etmesinden en büyük zararı inancı görür. Mizaç olarak çok almgan ve içe dönük olan Fikret’in içinde bulunmaktan memnuniyet duyacağı

Rücu şiirinin tahlili - Tevfik Fikret

Hayır, hayır, sana râci’ değil bu tel’înât,
Bütün bu levm ü te’ellüm, bu ibtikâ-yi hayât
Hayât'i milleti ta'zib eden, muhakkar eden,
Çamurlıyan ne kadar levs varsa hep birden
Kucaklamış taşımış bir muhite aiddi;
O mel'ânet gecesinden uzaktayız şimdi.

[ Hayır, hayır, bu lanet etmeler sana değil,
Bütün bu kınama ve elemleme, bu hayal ağlaması
milletin hayatına azap veren, hakaret eden,
onu çamurlayan ne kadar kir varsa
hep birden kucaklamış, taşımış bir çevreye aitti.
Şimdi o melunluk gecesinden uzaktayız. ]


Karıştı leyl-i musîbet leyâl-i nisyana,
Açıldı gözlerimiz bir sabâh-ı rahşâna.
Sen, ey muhît-i teceddüd, o leyl-imenhûsun
Seninle nisbeti yok; sen şereflisin, ulusun.
Ne sis yüzünde ne zûl; bilâkis, safâ vü vakaar,
Doğan güneş gibi sâfi bir infilâkın var.

[ Musibet gecesi unutulmuş gecelere karıştı,
Gözlerimiz parıltılı bir sabaha açıldı.
Ey yenilik çevresi, o uğursuz gecenin
seninle ilgisi yok; sen şereflisin, ulusun.
Yüzünde ne sis, ne alçaklık; bilakis safa ve vakar var.
Doğan güneş gibi saf bir açılışın var. ]


Ufukların bütün enzarı sende, pür-hayret;
Bugün senin medeniyyet, müsâlemet, safvet.
Adâlet isteyen âvâz-ı-hak nümûnunla,
Bugün senin harekâtın veya sükûnunla,
Takarrür eyliyecektir huzûr-i istikbal;
Senin selâmet-i fikrin demek selâmet-i hâl!

[ Ufukların hayret dolu bütün bakışları sende,
bugün senin uygarlık, barış, saflık,
adalet isteyen hak gösterici yüksek sesinle,
bugün senin hareketlerin veya duruşunla
geleceğin huzuru karar bulacaktır;
Halin iyi olması senin düşüncenin iyi olmasına bağlıdır. ]


Güzel düşün. İyi hisset, yanılma, aldanma.
Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.
Koş ittihâda, teâliye, sa'ye, ikbâle;
Fakat unutma ki yol intizâm-ı meşvetle
Yakınlaşır, kısalır.. Doğru at adımlarını;
Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!

[ Güzel düşün, iyi hisset, yanılma, aldanma,
Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.
Birleşmeye, yükselmeye çalışmaya, ikbale koş;
fakat unutma ki yol, yürüyüşün düzenliliğiyle
yakınlaşır, kısalır.. Adımlarını doğru at;
Yarını bugünkü adımların hazırladığını düşün. ]

Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı efrâdı,
Siz ey güzel vatanın bergüzîde evlâdı,
Siz ey küşâde alınlar, güzîde vicdanlar,
Siz ey yürekli ve aslan yürekli insanlar!
İçimde şimdi ne hisler, nasıl temenniler,
Ne neş'eler coşuyor, bilseniz, ne vecd-âver
Terâneler coşuyor.. Bunların hâkir ü güzîn
Meâli şi'ri sünûhâtı, rûhu, lâfzı sizin;
Sizin ne varsa sizin; hepsi hepsi hepsi sizin!

[ Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı mensupları,
siz ey güzel vatanın seçkin çocukları,
siz ey açık alınlar, seçkin vicdanlar,
siz ey yürekli ve aslan yürekli insanlar!
Bilseniz içimde şimdi ne duygular, ne dilekler,
ne neşeler coşuyor; bilseniz ne coşkunluk verici
nağmeler coşuyor.. Bunların bayağı, seçkin
anlamı, şiiri, ilhamları, ruhu, sözü,
sizin ne varsa sizin, hepsi, hepsi, hepsi sizin! ]


- 11 Temmuz 1324 -

Şiirin Tahlili: 

Sis manzumesinin yazılışından yedi yıl soma Fikret Hürriyet’in ilânıyla birlikte yeniden umuda kapılır. Geleceğe ait beklenti ve iyimser düşünceleri y miden yeşerir. Artık Meşrutiyet ilân edilmiştir. Meşrutiyet her ne kadar askerî ?ır darbe sonucu ilan edilmişse de bu olayın vaad ettiği neticeler bakımından _sulün görmezden gelinmesine yol açmıştır. Otuz üç yıl süren istibdat rejiminsen kurtulan bireylerin önünde hürriyet vadeden bir çığır vardır. İşte Fikret la surumu alkışlar. Rücû geriye dönmek, vazgeçmek, fikrinden dönmek anlamın-sadır. Şair Sis şiirinde dile getirdiği duygu ve düşüncelerinden nefret dolu dize-erden geri döndüğünü ifade etmektedir. O artık olaylara, mekâna, eşyaya, insan-iara, devlete ve onun kurumlanna bir başka gözle bakmaktadır. Yedi yıl önce snetlediklerini şimdi övmekte, yüceltmekte göklere çıkarmaktadır. Sis şiirinde lanetlediği her şeyi bir ‘muhit’e ait unsurlar olarak niteler. Şair rmdi şehri kaplayan o lanetli sisli geceden çok uzaktadır. O musibet gecesi artıkunutulmuş gecelere karışmıştır. İnsanların gözleri bir parlak sabaha açılmıştır. Şair şimdi bir ‘teceddüt muhiti’ndedir ve ona seslenir. Orada sis yüzünden bir ağırlık, fenalık yoktur; aksine o şerefli ve uludur. İnsanlar bu ‘parlak sabah’tan haklı olarak medeniyet, barış, temizlik ve adalet beklemektedir. Bu hareket yani Meşrutiyet yapacağı icraatlarla ya da sessiz kalacağı durumlarla geleceği kuracaktır. Geleceğin huzuru bu hareketin doğru adımlar atmasına ve beklentileri cevaplamasına bağlıdır. Şair geçmişin hatalarının tekrarlanmaması ve insanların tekrar eski karanlık günlerine dönmemesi için hürriyetin şahsında onu gerçekleş-tirenleri uyarır, nasihatler verir:

Sis şiirinin tahlili - Tevfik Fikret

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,
  Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...

18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)

Doksanbeşe Doğru şiirinin tahlili - Tevfik Fikret

Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler; 
Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi! 
Kanun diye topraklara sürtündü cebinler; 
Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...
Bihude figanlar yine, bihude eninler.
Eyvah! otuz üç yıl o zehir giryeleriyle,
Hüsranları, buhranları, ehvali, melali,
Amal-ü devahisi ve sulh-ü seferiyle
Bir sel gibi akmış, mütevekkil, mütehali.
Yazsın bunu tarih-i iber hatt-ı zeriyle!
Ey bir dem-i rüya gibi geçmiş kara günler,
Bir lahza edin seyr-i cahiminizi tekrar,
Dönsün bize o derin nazra-i muğber.
Heyhat! otuz üç yıl, otuz üç yıl bütün ekdar
Heyhat! ne bir ders, ne bir fikr-i mukarrer
Silmez fakat elvahını tarih-i muanit,
Doksan beşi aç! gölgesi bir tac-ı harisin
Saklar mütelaşi, mütereddit, mütemerrit
Evca-ı şebengizini bir yevm-i habisin.
Hala o vesavis, o desayis, o mefasit.
Hala o şebin zeyl-i temadisi bu ezlam,
Hala o cehalet, o tecahül ve o techil,
Hala vatan hissesi bir tude-i alam,
Hala düşünen başlara hep latme-i tenkil,
Hala sırıtan dişlere hep lokma-i inam!
Hala tarafiyyet, hasebiyyet, nesebiyyet,
Hala: ‘bu senindir, bu benim! ’ kısmeti cari,
Hala gazap altında hakikatle hamiyyet.
Hep dünkü terennüm, sayıdan, saygıdan ari; 
Son nağmesi yalnız: yaşasın sevgili millet!
Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken
Sussun diye vicdanına yumruklar inerse; 
Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken
İğfal ile, tehdit ile titrer ve sinerse; 
Millet yaşamaz maşer-i millet boğulurken!
Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel? 
Düşman diyoruz nerde bu? hariçte mi, biz mi? 
Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel,
Düşman bize kanun mu? ya hürriyetimiz mi? 
Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.
Bir hamle-i mahnum-i tagallüple değiştik
Hürriyeti şahsiyyete, kanunu gurura,
Heyhat! otuz üç yıl geri düştük ve mühlik
Yoldan şu nedametli ve gafletli mürura
Bişüphe o humma-yi cünun oldu muharrik.
Ey millete bir sille olan darbe-i münker,
Ey hürmeti kanunu tepen sadme-i bidad,
Milliyeti, kanunu mukaddes tanıyan her
Vicdan seni lanetle, mezelletle eder yad...
Düşsün sana meyyal-i tahakküm eğilen ser
Kopsun seni –bir hak diye- alkışlıyan eller
1912 
Tevfik Fikret

Şiirin Tahlili:

Hayatımn büyük bir bölümü Sultan 11. Abdülhamid’in idaresi altında geçiren Tevfık Fikret, ömrünün sonlarında Meşrutiyettin ilâmnı görmüş, her aydın gibi artık tamamen özgür bir ortama kavuşmanın beklentisi ve sevinci içinde bu hareketi alkışlamıştır. Yıllardır çekildiği inzivasından çıkıp Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kâzım Kadri ile Tanin gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Ömürleri istibdat devrinin yıkılmasını beklemekle geçiren bu nesle mensup aydınlar yeni yönetimin kısa zamanda eskisini aratmayacak tarzda yeni ve daha sıkı bir istibdat kurmasına tanık olurlar. 10 Temmuz 1908’de bütün Müslim ve gayrı Müs-limler, imam, papaz ve hahamlar sokaklara dökülmüş hürriyetin ilânını, Abdülhamid’in tahttan indirilişini kutlamaktadır. Her kesimin hürriyetten beklediği başka bir umut vardır. Herkes kendi hürriyetinin peşindedir. Bu da kısa zamanda ciddi bir kargaşaya yol açmıştır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası ülkede asayiş ve otoriteyi sağlamak için ceberut tedbirler almakta gecikmez.