Sayfalar

17 Nisan 2012 Salı

Âkif Paşa: Mersiye Şiirinin Tahlili



MERSİYE
Tıfl-ı nazeninim unutmam seni
Aylar günler değil geçse de yıllar
Telhikâm eyledi firakın beni
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller

Kıydamaz iken öpmeğe tenin
Şimdi ne haldedir nâzik bedenin
Andıkça gülşende gönce dehenin
Yansın âhımile kül olsun güller.

Tegüyyürler gelip cism-i semîne
Döküldü mü siyah ebrû cebîne
Sırma saçlar yayıldı mı zemine
Dağıldı mı kokladığım sümbüller?

Feleğin kînesi yerin buldu mu
Gül yanağın, reng-i rûyun soldu mu
Acaba çürüyüp toprak oldu mu
Öpüp kokladığım o pamuk eller?


Âkif Paşa’nın torununu ölümüne yazdığı yukarıdaki mersiye, edebiyat tarihlerimizde daha çok yazıldığı sade dili ile dikkat çekmiş ve bu yönüyle Tanzimat edebiyatının habercisi metinlerden biri olarak kabul görmüştür. Biz bu incelemede bu manzumenin şimdiye kadar hiç değinilmeyen, fark edilmeyen bir başka yönü üzerinde duracağız.


Bilindiği gibi mersiye bir ölünün arkasından yakılan şiirlere divan edebiyatında verilen addır. Türün Türkçe adı ağlamak eyleminden gelen ‘ağıt’ttr.

Âkif Paşa bu mersiyesinde küçük yaşta ölen torununun arkasından duyduğu derin acıyı dile getirir. Şiirinin kurgusunda samimiyetinde, üslup ve dilinde itiraz edilecek ya da iştirak edilmeyecek bir taraf yoktur. Paşa, torununu nazenin çocuğu olarak görmekte, onun tatlı dillerinin, bıraktığı hatıralann aylar günler değil yıllar bile geçse unutulmayacağını ifade eder. Bir büyükbabanın sevimli torunu için söylenmiş samimi sözlerdir bunlar..
Manzumenin ikinci dörtlüğünde çocuğun hayatta olduğu zaman ile Öldükten sonraki durumu karşılaştırılır. Duyulan acı karşısında acılı büyükbaba kendi ıstırabını harici eşyaya transfer eder. Bu bir bedduadır,

Yansın âhım ile kül olsun güller.

Bir sonraki dörtlük çocuğun mezarda başlayan muhtemel fiziksel değişimi ile ilgilidir. Siyah kaşları yüzüne dökülmüş, suma saçları zemine yayılmıştır. Dedenin öpüp kokladığı perçemleri dağılıp gitmiştir. Bu durum kabul edilemez. Aynı şikayeti Abdülhak Hâmid, Makber şiirinde tekrarlamıştır:

Ölmek, yaşamak, ya can çekişmek,

Razıyız, aman fakat değişmek...

Ölümle birlikte başlayan fiziksel değişme kolay kabil edilebilir bir durum değildir. Çocuğun pamuk elleri artık kimyasal ve fiziksel bir değişime uğramaya başlamıştır.

Fakat bu şiiri özgün yapan bu özelliği değildir. Şiirin burasına kadar klasik bir mersiyenin olması gereken samimi havası yansıtılır. Fakat son dörtlükte birdenbire şiirin sesi değişir. Her ne kadar manzumenin genel akışı ile uyum gösterse de bu son dörtlükte bir başka ağıttan gelen sesle karşılaşırız.

Feleğin kînesi yerin buldu mu

Gül yanağın, reng-i rûyun soldu mu

Acaba çürüyüp toprak oldu mu

Öpüp kokladığım o pamuk eller?

Manzume burada biter, fakat bu son dörtlükteki ses mersiye geleneğinden yani divan edebiyatından değil aksine ağıt geleneğinden yani halk edebiyatından gelmektedir. Mersiye ne kadar resmi ve kurgusal ise ağıt da o kadar samimi ve liriktir.

Bu bakımdan hepimizin ilkokul sıralarından itibaren okuya geldiğimiz Alper Tunga sagusunu hatırlatmakta yarar vardır.

alp er tunga öldi mü? alp er tunga öldü mü?

isiz ajun kaldı mu? kötü dünya kaldı mı?

ödlek öçLn aldı mu? felek öcünü aldı mı?

emdi yürek yırtılur. şimdi yürek yırtthr.

Alper Tunga sagusu ile Âkif Paşa’mn mersiyesi arasındaki bu benzerlik konusunda aynı temayı işleyen iki manzumenin benzer ifadelere sahip olabileceği tezini akla getirilebilir. Hatta bir tevafuktan da söz edilebilir. Bütün bunlara iştirak ederiz; fakat bizim dikkat çekmek istediğimiz her ila manzumedeki ‘ses’in aynı olduğudur.

Feleğin kînesi yerin buldu mu?
dizesini

Ödlek öçin aldı rru?

dizesiyle olan benzerliği hatta aynılığını da göz ardı ederek sadece ‘ses’ unsuru üzerinde durmak istiyoruz.

Alper Tunga sagusunun kaynağı Divanü Lügati ’t-Türk’tür. Bu kitap 1910 yılında Ali Emiri Efendi tarafından bulunduktan sonra 1911-1917 yılları arasında Kilisli Muallim Rifat tarafından ilk neşri yapılmıştır. Dolayısıyla 1844’te ölen Âkif Paşa’nın yukarıdaki sagunun yer aldığı kitabı görmesi imkânsızdı.

O halde böyle bir ses benzerliği nasıl izah edilebilir? Bunun cevabı basit ve tektir. Yüzyıllardır ağıt yakıp gelen milletimiz bu konuda da hafızalarımızda bir fonu, ses ve üslup yaratmıştır. Biz farkında olmasak da, değişik coğrafyalarda bulunsak da ortak bir ağlama biçimimiz ve sesimiz vardır. Âkif Paşa farkında olmadan bir tasannu ihtiyacı hissetmeden en samimi olması gereken bir konuda kaleminin değil belleğinin sesini dinleyerek ağıtını bitirmiştir. Bunun değişik örneklerini başka ağıtlarda da bulabiliriz. Önemli olan burada ses ve formun hafızadaki yeridir. Kolektif bilinç yüzyılların birikiminin görüntüsüdür. Onun içinde bütün hayat şekillerimizden izler, sesler, renkler, kokular ve davranış içimleri vardır. Genetik miras bize sadece atalarımızdan birtakım fiziksel özellikleri taşımaz; aynı zamanda ruhu ve sesi de taşır. Bu bakımdan millet ve onun fertleri birer ontolojik varlıktır. İnsan olarak bizim her katmanımızda atalarımızın mirası vardır. Bir kalem şairi olan Âkif Paşa’nın dizelerine yansıyan ses işte bu ontolojik sferin bir görüntüsüdür. O millî hafızadaki ağıt ve ağlama katmanından çıkagelmiş ve aynı duygunun proto-tipi olarak yeni bir metne şekil vermiştir.

Zevk ve estetik olarak eski şiire bağlı olan şairin en samimi olması gereken bir konuda yapay edebiyat geleneğinin değil kendi ruhunun sesi olan doğal mirasın yankısına kulak vermesi kadar olağan bir şey olamaz. Bu bakımdan Âkif Paşa belleğin sesini dinlemiş ve onu manzumesine aktarmıştır.

Modem Türk şiiri Âkif Paşa’yla başlamazsa da millî ve tarihsel hafızadan getirdiği saf ve samimi sesle yeni Türk şiirinin oluşumuna katkıda bulunduğu muhakkaktır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!