Sayfalar

17 Nisan 2012 Salı

Ziya Paşa: Gazel - Yârân dağıldı sohbet-i meyhâne kalmadı Tahlili


GAZEL

1. Yârân dağıldı sohbet-i meyhâne kalmadı
Ol işret ol muhabbet o peymâne kalmadı

2. Gûş etme eski na'raları kûy-ı yârdan
Gûyâ ki deşt-i aşkta dîvâne kalmadı

3. Her târı oldu berzede-i dest-i rûziğâr
Ettikleri o zülf-i perişâne kalmadı

4. Hep âşinâ-yı devlet-i ihsanın oldu halk
Bir benden özge bezmine bîgâne kalmadı

5. Yaktın fütâdegânını hâkister eyledin
Ey şem' külfet eyleme pervâne kalmadı

6. Dilbeste olma âleme sultan isen dahi
Bir mülktür cihân ki Süleyman'a kalmadı

7. Herkes zebûn-fikr-i ma'âş oldu asrda
Evvelki şevk-i meclis-i rindâne kalmadı

8. Taşlar yedirir nân yerine bir zaman felek
Nân verdi şimdi âh ki dendâne kalmadı

9. Olmaz o şûha hiçbirisi kârger Ziyâ
Efsûn tükendi denmedik efsâne kalmadı

Büyük Türk şiir ırmağını doğal mecrasından çıkarıp etrafı yapay koru-ganlarla çevrili kısır bir mecraya hapseden Divan şiiri, en büyük eleştiriyi yine kendi mensuplarından almıştır. Daha önce XVII. Yüzyılda Nâbî’nin bir gazelinde yer alan;

Nâbî ile ol âfetin ahvâlini naklet

Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usandık

Beytiyle açığa çıkan Divan şiirinin artık yeni tema ve konulara, değişen hayat ve anlayışlara cevap veremeyeceği temi, bir XIX. yüzyıl şairi olan Ziya Pa-şa’nın yukarıdaki gazeliyle son noktasını bulacaktır. 9 beyitlik bu gazel eski şiir anlayışının efsane, mazmun ve metaforlara bağlı muhtevasına bir reddiye aynı zamanda da yitip giden o estetik şiir anlayışına da bir mersiye niteliğindedir. Zira edebiyat ve sanat da hayatla birlikte yürür. Maddi olmasa bile duygusal bir metadır ve insanlar tarafından şöyle ya da böyle tüketilir. Atalar, Marifetler iltifata tabidir / Müşterisiz meta zayidir” demek suretiyle sanatta da üretim-tüketim ilişkilerinin boyutlarım ortaya koymuşlardır
İşte bu manzume de artık iltifat görmeyen bir dünyadan üretilen müşterisiz metaların ziyanlığını anlatır. Bir sanat estetiğini, şiir dünyasını kuran unsurların dağılıp gitmesi o dünyanın artık tarihin malı olması demektir. Yahya Kemal bile eski tarz şiirlerini topladığı ve ölümünden sonra basılan kitabına ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ adını vermiştir. O artık eski şiir değil onun rüzgârıdır. O dünyadan alınacak artık bir tek ‘rüzgâr’ kalmıştır. O rüzgârın da hangi gönüllerin yaprağını titreteceği de başka bir konudur.

Şiir zevkini eski ile yeninin arasında med-cezirlere borçlu olan Ziya Paşa bu manzumesinde geçmiş şiir zevkini oluşturan unsurları bir bir sıralar; zamanla toplumsal hayattaki değişiklikler nedeniyle değişen anlayışlara dikkat çeker. Buna göre eskiyi var eden her şey bugün anlamını kaybetmiştir. Bu da o estetiğin artık geçmişte kaldığını, başka bir dünyaya ait olduğunu gösterir.

Şaire göre artık yârân (dostlar) dağılmış, meyhane sohbetleri kalmamıştır. Oradaki işret ve içki muhabbeti de yok olmuştur. Böylelikle eski şiirin varlığına hizmet eden muhit kavramı ve onun yoğunlaştığı mekânlardan biri olan ‘mey-hâne’nin ortadan kalktığı itiraf edilir.

Bir sonraki beyitte yine Divan şiirini besleyen yârin, köyü-köşesi-nârâ atan divâne âşık İkilisi de ortadan kaybolmuştur.

Bir başka beyit yine Divan şiirinin önemli bir mazmunu olan ‘zülf-i peri-şan’la ilgilidir. Âşıklara gün yüzü (sevgilinin yüzü) göstermeyen bu dağınık / perişan saç imgesi de yok olmuştur. Onun her bir teli rüzgârın önünde sürüklenip kayboldu; dolayısıyla âşıkları ettiği zulümler ‘zülf-i perişan’m yanma kâr kalmadı.

Bir sonraki beyitte şair, artık herkes senin cömertliğinin mutluluğunu tattı; bir benden başka senin meclisine yabancı kalmadı diyerek bu şiir estetiğinin önemli mazmunlarından biri olan ‘bigâne’liğin de artık ortadan kalktığını ifade eder.

Eski şiirin önemli mazmunlarından şem-pervane mitosu da bu yok oluştan nasibini alır:

Yaktın fütâdegâmm hâkister eyledin

Ey şem' külfet eyleme pervâne kalmadı

(Ey mum sana tutkunları yaktın kül eyledin; fazla zahmet etme senin etrafında dönen pervane kalmadı)

Böylelikle hayata değil de mitos ve metafora bağlı bir şiir estetiğinin uzun ömürlü olamayacağını da ifade edilmiş olur. Bir sanatı yaratan ve yaşatan çevre, anlayış ve kültür ortadan kalktıkça tabiatıyla onun sanatı da aynı akıbeti yaşar.

Şair bir başka beyitte bu kez meşhur Süleyman mazmununu kullanır. Hemen daima diinya-ölümsüzlük-fanilik ikilemi içinde karşımıza Süleyman mazmunu da bu yok oluştan nasibini alır. Dünyaya bağlanmamak bu mazmunun özünü oluşturur. Anonim bir şiirde yer alan;

Bir zamanlar ben de Süleyman idim Ateşe rüzgâra hükümran idim Sanmayın ki Sultan Süleyman idim Tersanede Demirci Süleyman idim

Dörtlüğünün ifade ettiği gerçek de bununla ilgilidir.

Şiirin bir başka beytinde şair Osmanlı toplumunun geçirdiği sosyoekonomik değişimi bir çırpıda özetleyiverir.

Herkes zebûn-fikr-i ma'âş oldu asrda Evvelki şevk-i meclis-i rindâne kalmadı

(Herkes bu çağda geçim derdine düştü, rindlerin eski şevkli meclisleri kalmadı)

Artık küçük burjuva dünyalarını kuran bu zümre için eski şiirin teklif ettiği hayal ve zevk dünyasında yaşaması mümkün değildi. Maaş, geçim derdinin işaretidir. Zevk ve keyfin gündelik koşuşturmalann, geçim kaygılannın önüne geçtiği bir devirden tam tersi bir döneme gelinmiştir. Eski şiir hem mekânlannı, hem aktörlerini hem de figürlerini kaybetmiştir.

Bir sonraki beyit Ziya Paşa’nm Terkib-i Bendi’ndcn kaçıp gelmiş bir beyit görünümündedir.

Taşlar yedirir nân yerine bir zaman felek Nân verdi şimdi âh ki dendâne kalmadı

(Felek bir zaman ekmek yerine taş yedirdi; şimdi ekmek verdi, ne yazık ki onu yiyecek diş kalmadı)

Manzumenin son beyti Nâbî’nin bıraktığı yerden Ziya Paşa’nın devam ettiğini gösteren bir neticedir.

Olmaz o şûha hiçbirisi kârger Ziyâ Efsûn tükendi denmedik efsâne kalmadı

(Ziyâ o şuha hiç kimse etki edemez, büyü tükendi söylenmedik efsane kalmadı)

Böylelikle şair eski şiirin kaybolan estetik ve plastik dünyasından başka sosyo-ekonomik değişimlere yenik düşen yanını da dile getirerek mersiyesine son verir.

Eski şiir bol aktörlü, bol figürlü, mitoslu, mazmunlu, metaforlu kalabalık bir estetik değerler üzerinde var olmuştu. Onu var eden unsurlar işlene işlene önce bir tükenmişliği daha sonra baş gösteren sosyo-ekonomik ve sosyokültürel değişimler sonucu devrini tamamlayarak kültür hâzinemizdeki yerini aldı. O artık gök kubbemizin ‘hoş sada’lanndan biridir. Modem şairler onu dönüştürerek yeniden yaratmaya, yeni bir şiir dili kurmaya çalıştılar. Hatta kimileri açıkça dönüştürülmüş divan şiiri yazdı. Gelenek denilen muammayı çözmeden ona yaslanarak şiir dünyasını kuran nice şair vardır. Eski şiir şüphesiz estetik bir dünya idi. Fakat hayata egemen devinim onu da tarihin malı yapmakta gecikmedi. Zira değişmeyen tek şey değişmektir.

Modem Türk şairleri eski şiirin sesini yeni metinlere taşıyarak daha çok sese bağlı bu şiir anlayışından yararlanabileceklerini düşündüler. Bu yolda hayli örnek de verdiler. Hayatın anlamsızlaştığı ve anlamın şiirden kovulduğu bir dünyada eski şiirin unsurları bu yeni metinlerde iğreti durdu. Bu İkinci Yeni diye bilinen şiir akımı organik olmasa da jakoben nakta-i nazardan Divan şiirinin çağdaş bir görünümünden başka bir şey değildir. Şiirin toplumun sesi olmaktan çıkarılıp yine seçkinci bir grubun zevkine hapsedilmesinden Türk şiiri bir kazanım elde etmemiştir. Bugünün Türk şiirinde yaşanan çıkmazın sebeplerinden biri de budur. Bir şiir fetişizmini yansıtan İkinci Yeni şiir anlayışı kendisinden sonraki kuşaklara gümrah bir şiir ırmağı yerine kırık dize damlalarından oluşan küçük bir göl bırakabilmiştir. Aynı sıkıntıyı yaşayan Tanzimat şairleri bu yüzden kendilerinden önceki büyük şiirle hesaplaşarak Türk şiir ırmağının mecrasını halka ve millete daha doğru bir ifade ile Türkçeye doğru yöneltmişlerdir. Bu bakımdan Ziya Paşa’nın ‘kalmadı ’ redifiyle dökümünü yaptığı eleştirel metni ile yeni Türk şiirinin son hamlesi olan İkinci Yeni şiir anlayışının ‘kalmadı ’ ha-nesindekiler örtüşmektedir. Eski şiir ne kadar bir muhit şiiri idiyse İkinci yeni şiiri de aynı şekilde bir muhit şiiridir. Gelenek eskiye ait ve devam ede gelen mirası tekrar etmek, onu metinlerde dönüştürerek ya da değiştirerek yansıtmak değil, aksine ona karşı durmak, karşı estetik ve zevki yaratarak kendi içinde kırılmasını gerçekleştirmek sürecidir. Ziya Paşa bu gazeli ile eskiyi eleştirirken yeniyi kurduğunun da farkındadır. Eskiye ait olanlar doğal olarak yenide olmayanlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!