Sayfalar

3 Ocak 2016 Pazar

Namık Kemal - Murabba Tahlili ve Şiirdeki Ahenk Unsurları

NÂMIK KEMAL
(1840-1888)
MURABBA


Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi
Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi
İnledikçe eleminden vatanın her nefesi
Gelin imdâda diyor bak budur Allah sesi



Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır
Hükm-i âti ne fakirin ne şehinşâhındır
Dinle feryâdım kim terceme-yi âhındır.
İnledikçe ne diyor bak vatamn her nefesi

Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet için
Çekilir mi bu belâ âlem-i pür-mihnet için
Dîn için devlet için can çekişen millet için
Azme hâü mi olurmuş bu çürük ten kafesi

Memleket bitti yine bitmedi hâlâ sen ben
Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen
est-i a'dâdayız Allah için ey ehl-i vatan
Yetişir terk edelim gayri hevâ vü hevesi

Şiirin Muhtevası


Nâmık Kemal'in edebiyat ve düşünce dünyamıza yaptığı hizmetlerden biri, tıpkı çağdaşı Şinasi gibi, bazı yeni veya anlamı geliştirilmiş politik, hukukî, ideoloji, kültürel ve edebî kavramı ("millet, hürriyet, vatan, menfaat, uhuvvet, tasarruf, ecdâda hürmet, aileye muhabbet, hükümet, matbuat, vicdan, hamiyet vs.) kullan masıdır.
Ancak, onun eserlerinde en çok üzerinde durulan kavramlar, "vatan" ve "hürriyet"tir. Zaten, daha sonraları Nâmık Kemal, "vatan ve hürriyet şairi" olarak anılmıştır. Tabiî ki, "vatan" kelimesini, "bir insanın doğum yeri" veya "üzerinde insan bulunan yer" anlamının dışmda, modem anlamda ("uğruna ölünecek kadar çok sevilen yer, bir karış toprağı için milletçe ölünebilecek gerçek bir sevgili" anlammda) edebiyatımızda ilk defa kullanan o değildir. Nâmık Kemal'den önce Tercümân-ı Ahvâlde yazı yazan Mehmet Şerif Efendi, vatan kavramını, Nâmık Kemal'in kullandığı anlamda kullanmıştır. Ancak, Türkçe'de "vatan edebiyatı" meydana getiren ilk kişi, Nâmık Kemal'dir.1 Ayrıca o, ilk "Vatan" makalesini kaleme alan, ilk "Vatan Şarkısı"nı söyleyen ve ilk "Vatan" piyesini yazandır. O her edebî türde ve kalem oynattığı her alanda bu kavram üzerinde durmasıyla bir ilktir. Onu gelecek nesillere tanıtan, onun bu kavramın edebiyatım yapmasıdır. Ondaki vatan sevgisi ve vatan edebiyatı, Nihat Sami Banarlı'nın deyişiyle, "tam bir feveran halindedir".2 Nâmık Kemal'in vatanseverliği, onun edebiyatının ve düşünce dünyasının güçlü yönlerinden biri olduğu gibi onu bu hususlarda keskinleştirdiği için sanatının zaafını da teşkil eder. Eserlerindeki insan değerlendirmelerinde onu keskinleştirir, acımasızlaştırır. Tanpınar, ondaki bu vatanperverliğin onun hem zaafı hem de kuvveti olduğu düşüncesindedir.3

Nâmık Kemal'in, eserlerinde, vatan kavramını şu özellikleriyle ön plana çıkardığı görülmektedir: "Vatan, milletin evi ve kılıcının ekmeğidir. Vatan, milletin annesidir. Bizi doğurup besleyen, büyüten odur. Vatan toprağı, bizim vücûdumuzun mayasıdır. Vatanın unsurları, bedenimizin cüzlerinin kaynağıdır. Vatan kutsaldır ve bu kutsallığın dinî bir anlamı vardır. Vatan sevgisi, imandan gelir. Vatanımızı tehlikeden kurtarmak, aslî görevimizdir. Bunun için gerekirse canımızı seve seve vermeliyiz. Vatan için sürgüne de, ölüme de seve seve gidilir. Vatan kavramını ve vatanın değerini herkese eğitim yoluyla öğretmeliyiz." ("Vatan" makalesi).4

İşte Nâmık Kemal, değişik makalelerinde ele aldığı bu vatan fikri doğrultusunda yazdığı manzumelerden olan Murabba'yı, aynı konuları ("vatan"ı, "vatan sevgi-si"ni ve "hürriyet"i) işlediği Vaveyla ve Vatan Mersiyesi başlıklı şiirleriyle birlikte Midilli'de sürgündeyken yazar. "Vatan" ve "hürriyet" konusunu işleyen bu şiirin teması, "Vatanı korumak, onu içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtarmak ve hür yaşamak için insanoğlu, her türlü bireysel çıkar, arzu ve isteğini bir kenara bırakıp gerekirse canı pahasına mücadele etmelidir; yani, bir "cemiyet mistiği"5 olmalıdır" düşüncesidir. Nâmık Kemal, burada öne sürdüğü görüşlerini, neredeyse aynı ifadelerle, Hürriyet Kasidesi'nde, Vatan Mersiyesi'nde, Vatan Şarkısı'nda, Vatan Türküsü'nde, Vaveyla’da, kimi dörtlüklerinde, Vatan başlıklı makalesinde, "Vatan" makalesinin sahneye uyarlanmış hâli olan Vatan adlı piyesi6 ile Vatan Yahut Silistre başlıklı piyesinde ve daha pek çok çalışmasında tekrarlamıştır.

Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi 
Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi 
İnledikçe eleminden vatanın her nefesi 
Gelin imdada diyor bak budur Allah sesi

(Her emeli, her hevesi kararlılıkla terk edelim. Bu yoldaki azmimize bedenimiz engelse onu da yok edelim. Eleminden inleyen vatanın her nefesi, bak, "Yardıma gelin!" diyor ki bu, Allah'ın sesidir.) 

Nâmık Kemal, Mehmet Kaplan'm ifadesiyle, tam bir "cemiyet mistiği"dir. O, milletin menfaatini her zaman kendi menfaatinden, arzu ve heveslerinden önce tutar:

"Vakf eyledim vücûdumu ben râh-ı millete
Bezi eyledim hayatımı fikr-i hamiyyete"

"Bâis-i şekva hüzn-i umumîdir Kemal!
Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına."

"Müberrâyım recâ vü havften indimde âlîdir
Vazifem menfaatten hakkım ağrâz-ı hükümetten"

Bireysel çıkarını, arzu ve heveslerini kararlılıkla terk edemeyenlerin ve onların esiri olanların, vatan ve millet için yapacakları çok şeyin olmadığının bilincinde olan şair, işe öncelikle bizi esir eden bu husustan başlıyor. Sadece bedeninin ve nefsinin esiri olmayan insanlar başkaları için fedakârlıkta bulunabilirler. Arzu ve heveslerinin boyunduruğundan kurtulamayan yani kendini fethedememiş iradesiz insanların vatan ve milletin kurtuluşu adına yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Buradaki "sıdk" ("doğruluk" anlamını da taşıyan bu kelime, bu şiirde "kararlılık" anlamındadır) kelimesi, Nâmık Kemal'in istediği "iradî insan tipi"ne de işarettir. Şiirde kullanılan "azim" kelimesi de yine irade ile bağıntılıdır ve Nâmık Kemal'in çizdiği aktif ve iradî insan tipinde aranan temel özelliklerden biridir. Ancak burada övülen azim/gayret, vatan konusunda gösterilendir. Eğer, bizim vatan yolunda çalışma, ona hizmet etme azmimize maddî varlığımız (bedenin, nefsin arzu ve istekleri) engel ise, ona ya irademizle hâkim olalım veya bu yolda onu da fedâ edelim. Burada ve şiirin ilerleyen bölümlerinde, şairin, diğer şiirlerinde de gördüğümüz mistik bir anlayışı karşımıza çıkıyor: "Vatan sana canım fedâ". Bu mistisizm tabiî ki temelini dinden alıyor. Vatanım sevmek ve tehlikeye düştüğü anda onun için gerekirse canını seve seve fedâ etmek, dinî temele dayanan bir anlayıştır: "... her dinde, her millette, her terbiyede, her medeniyette hubb-ı vatan en büyük faziletlerden, en mukaddes vazifelerdendir." ("Vatan" makalesi). İslâmiyet'e göre vatan, kutsaldır; bu nedenle vatan için savaşanlar "gazi", ölenler de "şehit"tir. Şehitler de doğrudan cennete gider. Buna inanan bir insanın vatanın tehlikede olduğu bir anda onun yardımına koşmaması ve gerekirse canım vermemesi düşünülemez. İşte vatanı tehlikeden kurtarmamn vatandaşın aslî görevi olduğuna inanan şair, o dönemde çeşitli sıkıntılar içerisinde bulunan, düşmanlar tarafından parçalanmak istenen, yıkılmaya yüz tutmuş ve "hasta adam" diye nitelenen OsmanlI'nın bu durumu karşısında duyarsız olan insanları/vatandaşları harekete geçirmeye çalışıyor; bunu yaparken de kendisinin de çok saygı gösterdiği ve inandığı dine dayanıyor, dinî terminolojiden faydalanıyor. Vatan, Nâmık Kemal'de, dinin de bir yansımasıdır. Çünkü, ona göre vatan sevgisi imandandır ve vatanı olmayanm dini de olmaz. Vatan Mersiyesi ve Vaveyla adlı şürlerinde bu anlayış daha açıktır: 

“Git, vatan! Kabe'de siyaha bürün!
Bir kolun Ravza-i Nebî'ye uzat!
Birini Kerbelâ'da Meşhed'e at!
Kâinata o hey'etinle görün!"

Murabba'nın bu ilk dörtlüğünde, vatam ve vatan sevgisini anlatan diğer bütün çalışmalarmda olduğu gibi, şair, vatam kişileştirerek onu can çekişen, eleminden inleyen ve zor durumda olduğu için yardım talep eden bir insana benzetmiştir. Anlatımı daha canlı ve etkili kümak için başvurulan bu 'teşhis'in yanında, yine aynı maksatla, insan vücudu da kafese teşbih edilmiştir. Kuş (özellikle bülbül) ve aslan gibi hayvanların tutulduğu "kafes", esareti temsil eder ve hoşlanüan, istenen bir nesne değildir. Burada vatamn esaretten kurtulup hürriyete kavuşması için, içinde bize emanet edilen ve bir gün zaten uçacak olan "can kuşu" muzun bulunduğu "ten kafesi", gerekirse kırılmalıdır.

Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır 
Hükm-i âti ne fakirin ne şehişâhındır 
Dinle feryadını kim terceme-yi âbındır.
İnledikçe ne diyor bak vatanın her nefesi


(Bize çalışmak yakışır; merhamet, Allah'ındır. Geleceğin takdiri, ne yoksulun ne de padişahındır. (Vatanın) feryadmı dinle ki senin âhmm dile gelişidir. Vatanın her nefesi inledikçe ne diyor bak.)


Burada bir tevekkül ve teslimiyet söz konusudur. İnsanoğlunun vazifesi, bir işin olabilmesi için gerekenleri elinden geldiği kadar yapmak, sebeplere riayet etmektir. Gerisini, yani sonucu Allah'a bırakmak gerekir ki bu, doğru bir tevekkül anlayışıdır. Allah da, adaletli ve merhametli olduğu için çalışanın gayretini boşa çıkarmayacaktır. Zaten, Kur7ân'da da, "İnsana çalıştığından (kendi gayretinden) başkası yoktur."8 diyerek çalışana yardımcı olacağını vurgulamaktadır. İnsan olarak bize yakışan, kader deyip oturmak ve hiçbir çaba harcamadan Allah'tan yardım beklemek değildir ki, Nâmık Kemal de bu yanlış tevekkül ve kader anlayışına sahip o günkü vatandaşları eleştirmekte ve uyarmaktadır.

Geleceği belirleyecek olan, makamı ne olursa olsun "aciz" olan insanlar değil, Allah'tır. Geleceğin hâkimi O'dur ve hükmü veren de O'dur. Dolayısıyla o dönemdeki vatandaşlarm, padişahı veya başkalarını dinlemek veya onlara güvenmek yerine, "Vatana yardım edin, onun imdâdına koşun!" diyen Allah'ın hükmünü dinleyip O'na güvenmeleri gerekir. Burada, hem işi sadece devlete bırakan ve yöneticilerin ağzma bakan, hatta Hürriyet Kasidesi’nde dediği gibi ‘‘sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten zevk alan" vatandaşlara bir uyarı vardır hem de devleti iyi yönetemeyen ve Nâmık Kemal'in de bu yüzden pek anlaşamadığı (unutmayalım ki bu şiirini yazdığında da sürgündedir) yöneticilere bir eleştiri söz konusudur. "Rağmına" redifli gazelinde bu konuda şu beyitleri söyler:

"Etmedim hiç bâtıla bir hak tasavvur bir zaman 
İstinâdım Hakk'adır hep âlihâtın rağmına”

“Şerir idi gördüm de ayrıldım zehâb-ı kâinât 
Münferit kaldım bu yolda kâinatın rağmına"

Vatan ile vatandaş ayrılmaz bir bütündür. Vatan olmayınca vatandaş da olmaz. Vatan, milletin evidir; milletin annesidir. Bizi besleyen ve büyüten odur. Topraktan yaratılan bizlerin vücûdumuzun hamurunun mayası, vatan toprağındandır. "Vatan, milletin varlığına dâhil bir unsurdur. Bizim ferdî varlığımızla vatan arasında bir 'cevher birliği' vardır."9 Bu nedenle, biz onunla özdeşiz, biriz. Ona gelen bir tehlike ve sıkıntı bize gelmiş demektir. Onun derdi, bizim derdimizdir. Onun feryadında duyulan "âh'Tar aslında bizim hâlimizin tercümanıdır. Bundan dolayı her vatandaşın vatan uğruna sıkıntı çekmesi ve ölmesi gayet doğaldır. Şaire göre, vatanın inleyen her nefesinin bize anlattıkları bunlardır.

Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet için 
Çekilir mi bu belâ âlem-i pür-mihnet için 
Dîn için devlet için can çekişen millet için 
Azme hâil mi olurmuş bu çürük ten kafesi

(Bülbül bile hürriyet için kendini mahveder. Sıkıntılarla dolu dünya için bu belâ çekilir mi? Din için, devlet için ve can çekişen millet için azmetmeye bu güçsüz ve geçici beden engel mi olurmuş? )

Hür olma isteği insanın tabiatında/yaratılışında vardır. "Hürriyet insanın özü ile birdir. Hürriyet varlıklar içinde yalnız insana has olan 'düşünce'nin mahiyetinde mevcuttur." Hürriyeti için mücadele etmeyip de esir yaşamaya razı olan "düşünme kabiliyetine sahip" insanları, şair, bu kabiliyete sahip olmayan ama hürriyeti için çırpman hayvandan (bülbülden) daha aşağı bir seviyede görür. "Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet için" mısraındaki karşılaştırmada "bile" kelimesiyle vurgulanmak istenen bu anlamdır. Yani "Allah'ın irade ve akıl vererek en güzel şekilde, şerefli bir varlık olarak yarattığı sizler, bir hayvan kadar bile olamıyor musunuz?" demektedir. Oysa, hürriyetinize tercih ettiğiniz bu dünya, geçicidir ve siz de sıkıntı ve zahmet dolu bu dünyadan eninde sonunda ayrılacaksınız, ölüp gideceksiniz. O zaman, şerefli bir şekilde yaşamak varken bu zillet niye? Geçici olan bu dünya, bu kadar belâ çekmeye değer mi? Nasü hürriyet ve vatan konusunun işlendiği her yerde, "Bülbülü altm kafese koymuşlar, yine de vatanım demiş!" sözünde olduğu gibi, mücadelesinden dolayı 'bülbül'ün adı geçiyorsa, yani o hayvan, bu mücadelesinden dolayı adını kalıcılaştırmışsa insanoğlu da bu dünyadan iyi bir ad bırakarak öbür tarafa gitmelidir. Zaten, onun dışında insan, öteki tarafa hangi maddî varlığını götürüyor ki? Bu konuya şiirlerinde sık sık vurgu yapar Nâmık Kemal:

"Musımm sabitim tâ can verince halka hizmette 
Fedakârın kalır ezkârı dâim kalb-i millette

Denir bir gün gelir de sâye-i feyz-i hamiyette 
Kemâl'in seng-i kabri kalmadıysa nâmı kalmıştır."

"Hemen bir feyz-i baki terk eder bir zevk-i fâniye 
Hayâtın kadrini âli bilenler hüsn-i şöhretten"

"Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler 
Ki ednâ zevki âlâdır vezâretten sadâretten"

"Tâ ebed merd olmaya ahdeyledim şânımla ben 
Hüccet-i namûsumu imzaladım kânımla ben"

"Gavgada şehâdetle bütün kâm alırız biz 
Osmanlılarız cân veririz nâm alırız biz"

"Etmedim ikbâl-i zillet-cû-yı dehre iltifat 
Tali'imden gördüğüm bin iltifatın rağmına"

“Hâke yüz sürmekle kâimse yeryüzünde hayât 
İhtiyâr et altını hâkin hayatın rağmına"

Hatta şair, öyle yüce bir ruha sahiptir ki, yaptıkları için sadece bu dünyada değil, öteki dünyada da bir beklenti içerisinde değildir. Yani, yaptıklarını dünyevî veya uhrevî bir beklentiye girmeden, bir menfaat ummadan yaptığını ifade eder:

"İzz-i dareyni fedâdır maksadım İslâm içün 
Halkı te'mîn eylerim dînimle îmânımla ben"

"Fi'lime ukbâda Mevlâ'dan mükâfât istemem 
Kâni'im emniyet-i vicdân u irfânımla ben"
Nâmık Kemal, bu dünyadaki tek gayesinin/hedefinin, ",din için, devlet için ve millet için" canı pahasma çalışmak olduğunu ifade eder. Bu üç kavramın genelden özele doğru yapılan sıralanışına dikkat ettiğimizde önce din (İslâmcılık), sonra devlet (Osmanlıcılık), sonra da millet (milliyetçilik) gelmektedir. Nâmık Kemal, OsmanlI devletinin dağılmasını istemeyen bir Osmanlıcı, dinî hükümlere saygılı ve bağlı bir İslâmcı ve mensubu olduğu milletini seven ve onun için çalışan bir milliyetçidir. O, yukarıda da vurguladığım gibi, kendisi için hiçbir menfaat, hiçbir ikbâl istemez. "Vatan Şarkısı"nda, "Amalimiz efkârımız ikbâl-i vatandır" diyen şairin tek derdi, vatanın, dinin, devletin ve milletin geleceği ve huzurudur. Eğer öyle olmasaydı, "Görüp ahkâm-ı asrı münharifsıdk u selâmetten / Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükümetten" deyip rahatını bozmaz; yapılan yanlışlık ve haksızlıklara kendi menfaati için göz yumar, sıkıntıya da düşmezdi. Onun hayatı, fikirlerinin bir uygulaması gibidir. Zaten yazdıklarıyla Türk toplumunu etkilemesinde ve bugüne kadar unutul-mamasmda bu "yaşanmışlığın" etkisi büyüktür. "Nâmık Kemal (...) ile edebiyatımızda yepyeni bir şey başlıyor. Eski edebiyatın umumiyetle dalkavuk, iktidardakileri methetmekle övünen şâiri yerine, iktidara karşı cephe alan, arkasını saraya değil, halka dayanan ihtilâl adamı geçiyor ve edebiyat artık, beyaz kâğıt üzerinde oynanan sâkin ve eğlenceli bir kelime oyunu olmaktan çıkarak, bir mizacın, bir fikrin, bir hayatın ifadesi oluyor. Mistiklerden sonra Türk edebiyatında yeniden sanatla şahsiyet birleşiyor. (...) Yazar eserine hayatının mânâsını koyuyor. Nâmık Kemal'i okurken, daima kendisini, hayatını ve yaptıklarını düşünüyoruz. Kendisini eserinden ayıramıyoruz. (...) Onun sesini, vatan, millet ve hürriyetten bahseden, sadece bahseden fakat yaşamayan bir sürü yazarınkinden ayıran ve zamanımıza kadar yaşatan sır, işte budur. Biz buna 'mistisizm' diyoruz

Memleket bitti yine bitmedi hâlâ sen ben 
Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen 
Dest-i a'dâdayız Allah için ey ehl-i vatan 
Yetişir terk edelim gayri hevâ vü hevesi

(Memleket'yok oldu, tükendi; fakat hâlâ sen ben davası bitmedi. Bu durumda bize bizden büyük düşman olmaz. Ey vatanseverler, düşmanın eline düşmüşüz; artık yeter, Allah için bencilliği ve bütün tutkuları terk edelim.)

Nâmık Kemal, burada, bugün hâlâ devam eden, devlet ve millet olarak zarar gördüğümüz müzmin bazı hastalıklarımıza parmak basar: Tefrika (bölücülük), adam kayırma, birbirini çekememe vs. Bunlar, milletin birbirine düşüp vatanın bölünmesine neden olacak kadar büyük hastalıklardır; önlem almması gereken tehlikelerdir. Zaten bir milletin araşma tefrika girmişse o millet için başka düşmana gerek yoktur. Böyle bir durumda, en büyük düşmanımız yine kendimiz oluruz ve vatanımızın sonunu kendimiz getiririz. Bu konuda, Vatan Mersiyesi’nde vatana şöyle seslenir şair, "Etini, beslediğin halk yedi âh vatan".

Osmanlı'nın dağılmaya yüz tuttuğu en sıkıntılı zamanlarında bile vazgeçilmeyen bu "sen-ben" davasının ülkeye getirdiği ve getireceği zararların farkında olan şair, bu kavgamn altında hep bireysel çıkarların, hırs ve heveslerin yattığına, vatanını seven bilinçli insanların -hele vatan düşman işgali altındayken- böyle bir davraruş içerisine girmeyeceklerine inanır. Savaş zamanında veya vatana, millete, devlete, dine hizmette bile kendi benliklerini ve menfaatlerini ön plana çıkaranlar, en zararlı insanlardır. Bunun farkında olmayanlara da, bu önemli meselede hassas olmaları için, "Allah için" diyerek âdeta yalvarır şair.

Şiir, vatanın kurtuluşu için "her emelin, her hevesin terk edilmesi" gerektiği ile başlar ve "hevâ ve hevesin artık terk edilmesi" gerektiği ile sona erer. Demek çözüm bellidir: Fertler, kendi çıkar ve heveslerinden önce vatam, dini, devleti ve milleti düşünmelidirler. Şahsî menfaatlerini millî menfaatlere fedâ etmeli, gerekirse bu uğurda canlarından bile vazgeçmelidirler. Zaten, vatan toprağmdan yaratıldık ve yine eninde sonunda ona döneceğiz.

Şiirde Şekil, Ahenk, Dil ve Üslûp

Şiir, admdan da anlaşılacağı gibi, bir Divan edebiyatı nazım şekli olan murabba şeklinde yazılmıştır. Aynı aruz ölçüsünün kullanıldığı dörder dizelik 4 bendden oluşan şürin vezni, "feilâtürı (fâilâtün) feilâtün feilâtün feilün (fa'lün)"dür.

Dinî ve didaktik konular ile övgü, yergi, manzum mektup, mersiye vs. türlerde kullanılan murabba nazım şekli, burada da, şairin makalelerindeki fikirlerini nazma geçirdiği "didaktik ve sosyal bir şiir"de kullanılmıştır. Bu şiir, Nâmık Kemal'in diğer şiirleri ve öteki I. Dönem Tanzimatçılarının şiirleri gibi, bir "saf şiir" örneği değil, "hayat şüri" örneğidir.

Tanzimat edebiyatıyla murabbalarda bir yenilik görülmüştür. Her dörtlüğün dördüncü mısraları aynen tekrar edilmediği yani nakarat olmadığı hâlde, ilk dörtlüğün kafiyeleri, arkadan gelen dörtlüğün son mısralarında aynen tekrar edilmiştir. Nâmık Kemal'in yazdığı bu murabbada da bu durumu görmek mümkündür. Kafiye düzeni "aaaa/bbba/ccca/ddda/..." şeklinde görünen şiirde zengin ve tam kafiyelerle birlikte ek ve kelime hâlinde redifler kullanılmıştır: http://siircumhuriyeti.blogspot.com.tr/

Zengin kafiye: hevesi - kafesi - nefesi - sesi (Buradaki kafiyelendirilişte şair başarısızdır.)

Zengin kafiye + Redif: Allah’ indir - şehinşâhzndır

Tam kafiye: ben - düşmen

Tam kafiye + Redif: hürriyet için - pür-mihnet için

Ancak şairin bazı kafiyeleri problemlidir. Sözgelimi; ilk dörtlükteki "hevesi -kafesi - nefesi - sesi" kelimeleri arasmda, iyelik ve belirtme eklerinin uyumsuzluğundan kaynaklanan problemler söz konusudur; diğer bir deyişle, buradaki kafiyelendirilişte şair başarısızdır. Aym durumu, ikinci dörtlüğün ilk üç mısraında da görürüz: Allah'ındır - şehinşâhmdır - âhırıdır.
Nâmık Kemal, şiirin pek çok yerinde ulama(vasl)lar yaparak şiirin âhengine ve akıcılığına katkı sağlamıştır:

"Sıdk+ile terk+edelim her+emeli her hevesi.... Gelin+imdâda diyor hak budur+Allah sesi"

Sanatta faydayı ön planda tutmasına rağmen Şinasi'den daha başarılı bir şair olan Nâmık Kemal, asonans (e, i ve a ünlüleri) ve aliterasyonlar (s, h,r ve n ünsüzleri) vasıtasıyla da şiirin âhengine katkıda bulunur. Ayrıca kelime tekrarlan ile de âhenk sağlamaya çalışır: "için, inledikçe, ne... ne..., terk edelim, vatan, her, nefes, heves, ten kafesi, diyor, biz" vs. Bu kelimelerin bazüannın ("terk edelim", "biz", "her", "vatan", "için" vs.) tekrarı âhenge katkıda bulunduğu gibi anlamı güçlendirmek (verilmek istenen mesajı daha da vurgulamak) için kullanılmıştır. Sözgelimi, şiirde tekrar edilen bu kelimelerden bazılanm kullanarak şiirin teması da olabilecek şu cümleleri kurmak mümkündür: "HER (ŞEY) VATAN İÇİN'."-, "VATAN İÇİN HER HEVESİ TERK EDELİM."; "HER NEFES VATAN İÇİN!"...

Nâmık Kemal, bu şiiri, önemli gördüğü bir konuda karşısmdaki insanları uyarmak ve bilgilendirmek için yazdığından, bir hatip gibi davranmış ve şiirde hitabet üslûbunu kullanmıştır. Şair, şiirde, devrine göre oldukça sade, anlaşılır bir dil kullanmıştır. Şürde geçen "âlem-i pür-mihnet, hükm-i âti, terceme-i âh, dest-i adâ ve ehl-i vatan" gibi kendi devrinde rahatlıkla anlaşılabilecek terkipleri saymazsak şair, hepsini bugün de kullandığımız kelimelerle ve konuşma havasında/edâsında yazmıştır şiirini. Ayrıca, Şinasi gibi, Divan edebiyatında kullarulan mazmunları bırakıp yalın fikir ifadesini tercih etmiştir. Nazım sentaksı (mısra kurgusu) bakımından bu şiir, Hürriyet Kasidesi'nden daha başarılıdır denebilir.

Kaynak: 
Tanzimattan Bugüne Yeni Türk Edebiyatı: Şiir Çözümlemeleri, Kesit Yayınları

2 yorum:

  1. çok işime yaradı teşekkürler

    YanıtlaSil
  2. Elinize sağlık, çok başarılı bir inceleme olmuş.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkürler!