Sayfalar

13 Aralık 2016 Salı

Lisan, Şiir Tahlili, Ziya Gökalp

Lisan manzumesi Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esaslan’ndaki Dilde Türkçülük bahsi ile Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan makalesinde yer alan umdelerin bir özeti durumundadır. Düşüncelerini sadece makalelerinde değil manzumelerinde de dile getiren Ziya Bey, aslında herhangi bir konuyu nazma çekmede usta bir sanatçıdır.

Lisan manzumesi, İstanbul konuşmasının İmparatorluk başkenti olması hasebiyle en estetize olmuş konuşma dili olduğu gerçeğini dile getirerek başlar. İmparatorluk çözülürken Türklerin elinde kalan yıkıntılar arasında bir de dil meselesi çıkmıştır. Arap ve Acem ruhunu okşamak adına Türkçe’nin ve Türk sanatçılarının yaptıkları fedakârlıkların artık sonu gelmiştir. Millet ile onun dili arasındaki yapay mesafe ve engeller kalkmalıdır. Çünkü dil insanın anavatanıdır. İnsanlar ancak lisanen anlaşabildikleri kitlelerle bağ kurabilir, kaynaşabilirler. O halde yeni bir dünyayı inşa ederken ilk önce dil meselesini çözmek gerekecektir.
Türkçe gerek edebiyat kanalıyla Farsçanın gerekse din ve din ilimleri yoluyla da Arapça’nın olması gerekenden fazla etkisinde kalmış, imparatorluk büyürken Türkçe de kendi içine yabancı unsurları alarak kendi alamn daraltmıştır. Kelime almakla kalmamış kimi kuralları da alarak gramatikal dengesini bozmuştur. Halk başka bir dil seçkin zümre ve bürokrasi başka bir kullanır olmuştur.

İşte bütün bu hastalıkları tespit eden Ziya Gökalp bu manzumesinde özetle bu konulan masaya yatınr. Ele alınan ilk problem kullanılan kelimelerin anlamının bilinmesidir. Lügat desteği ile bir dilin konuşulmayacağım söyleyen şair, anlamı herkes tarafından bilinen kelimelerin kullanılması gerektiğini yazar. Bunun gerçekleşmesi için de dildeki kelimelerin Türk hançeresinden, zihin ve imge dünyasından üretilmesi gerekir. Arapça f-t-h kökünden gelen miftah yerine Türkçe aç- eyleminden gelen Açar’m anahtar kelimesi yerine kullanılması gerekir. Bir Türk miftahın kökünü ve anlamını bilmek için az-buçuk Arapça bilmesi ya da bu kelimeyi lügate bakarak öğrenmesi gerekir. Halbuki aç- eylemini ve ondan türetilmiş onlarca kelimeyi bildiği için hiç zahmet çekmeden kendi diline ait bu kelimenin anlamını hemen kavrayacaktır. Aynı şekilde ayna kelimesi yerine gözgü'yü kullanarak hem zihin hem imge hem ses ve hem de anlam olarak kendi dilin zenginliğini hissedecektir.

Ziya Bey devrinin dil münakaşalarından biri olan tasfıyecilik meselesine de bir açıklık getirir. Türkçeleşmiş Türkçenin edebiyatına, metinlerine, türkülerine, şarkılarına girmiş kelimeleri dilden atmanın bir anlamı yoktur. Türkçeleşmiş olan artık Türkçe’dir. Artık eski kelimeleri diriltmenin de anlamı yoktur. Bu bakımdan birçok kullanıma bürünmüş Farsça heste / hasta kelimesi yerine Türkçe inadıyla ‘sayrı’ kelimesini kullanmanın bir yararı yoktur. Zira bu kelime Türkçenin benimsediği sözcüklerden biridir. Hastane önünde incir ağacı türküsündeki hastayı artık değiştiremez ve yerine sayrı kelimesini kullanamazsınız. Hastahane’yi, hastabakıcı’yı, hastalık’ı, artık atamazsınız. Hasta oldum derdune da / Oku bağa yasini diyen Karadenizlinin dudaklarından bu kelimeyi söküp atamazsınız.


Ziya Bey’in masaya yatırdığı hususlardan biri de Türkçe’de kullanılan müteradif yam eşanlamlı sözcüklerin kullanılması meselesidir. Türkçe gece kelimesi dururken Arapça leyi ve Farsça şeb kelimesinin kullanılması doğru değildir. Daha çok Divan şiirinin ve aruzun kusurlarından miras bir tasarruf olarak dilimize giren bu kelimelerin yerine Türkçe’sini kullanmak gerekir. Zira dil düşüncenin aynasıdır. İnsan hangi dilde düşünürse o milletin, o kültürün zenginliklerini yansıtır.

Müneccim-i muvakkit şeb-i yeldayı ne bilir 
Müptelâ-ı aşka sor kim geceler kaç saat

diyen şair yüzde yüz Türkçe düşünerek bu beyti yazmamıştır. Onda Arapça ve Farsça düşünme geleneğinden ya da Divan şiirinden gelen kimi söyleyiş hastalıkları vardır. Fakat aynı anlamı içeren bir türküde Türk şairi;

Şu uzun gecenin gecesi olsam Sılada bir evin bacası olsam Dediler ki nazlı yarin çok hasta Başında okuyan hocası olsam diyerek ‘uzun gece’ imgesini tamamen Türkçe düşünerek ifade etmiştir.

Kelime türetme, yeni kelimeler uydurma meselesi ne yazık ki, dinmiş durulmuş ve bir sorun olmaktan çıkarılmış bir mesele değildir, her dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır. Zira dil sürekli gelişeli, yenilenen ve zenginleşen canlı bir organizma gibidir. Kültürler geliştikçe dil de zenginleşir. Bu bakımdan her dilin kendine ait kelime türetme, üretme kuralları vardır. Ziya Bey, bu konuda halkın üstün gözlem gücüne ve yaratma kabiliyetine uymayı önermektedir. Zira halk başlangıçta olduğu gibi kelime üretirken sadece kendi ölçütlerini kullanır. Ziya Bey bu konunun bir akademi, kurum ya da komisyonun işi olmadığını ima ederek halkın bu konudaki rehberliğine teslim olur. Kanepe yerine çek-yat’ı bulan halktır. Gecekondu, yap-sat, biçer-döver, bilgisayar, buzdolabı yine halkın buluşudur. Akademi ya da kimi resmî kurumlarca oluşturulan komisyonlarda önerilen kelimelerin Türk dilinin kurallarına uyması yetmez Türk hançeresinin imge ve zihniyetinin de kabulünden geçmesi gerekir. Bu bakımdan kalem yerine yazgaç, mektup yerine betik, meyhane yerine içkievi gibi tekliflerin itibar görmemesi bu yüzdendir.

Bir sonraki dörtlükte ihtiyaç duyulan kelimelerin İstanbul Türkçesinin sahip olduğu zevk ve estetikten yapılmasını teklif eden şairin ne kadar doğru bir yol önerdiği sonradan anlaşılacaktır.

Bir sonraki dörtlükte Şair din dilinin ve Arapçayla kalıplaşmış dua, ayet ve surelerin halkın söyleyişi esas alınarak telaffuz edilmesini ister. Bunun için ne Farsça ne de Arapça bilmeye gerek vardır. Halkın telaffuz şekli aynı zamanda bir kabul şeklini de yansıttığı için ona uyulmalıdır. Türkçenin hançeresinde olmayan gaynlı telaffuzlardan kaçınmak gerekir. Bunlar Türkçenin söyleyiş güzelliğine uymayan başka dillere (Arapça, Fransızca) ait söyleyişlerdir.

Manzumenin son iki dörtlüğünde lisanın millî birliğin tesisi için oynadığı role işaret eden Ziya Bey, dillere pelesenk olması gereken şu dizeleri söyler:

Turan'm bir ili var 
Ve yalnız bir dili var.
Başka dil var diyenin,
Başka bir emeli var.

Türklüğün vicdânı bir,
Dîni bir, vatanı bir;
Fakat hepsi ayrılır 
Olmazsa lisânı bir.

Dil millî birliğin en önemle unsurudur. Millet tanımında ‘dili dilime dini dinime uyan’ diyen Ziya Bey, dilin millî birlik ve beraberlik için taşıdığı önemi vurgular. Bu bakımdan dil din’den bile önde gelir. Biz Türkler yeryüzünde anlaşabileceğimiz ve bir akrabalık kurabileceğimiz milletlerden biri olan Araplarla, Farslarla dindaşlığımıza rağmen kaynaşıp, birleşememişizdir. Bunun tek sebebi aradaki ‘dil’dir. Türklerin Osmanlı İmparatorluğu döneminde kendi değerlerinden neredeyse vazgeçme noktasına kadar bir fedakârlık yapmalarına karşın bu bütünleşme gerçekleşmemiştir. Çünkü bu milletlerin ayrı birer dünya görüşleri ve evreni yorumlama yetenekleri vardır. Din kardeşliği bu bakımdan soyut bir temenni olarak kaldı.

Ziya Gökalp, dilin millî bütünlüğü birleştirici özelliği kadar ayrıştıncı özelliğine de dikkati çekerek bir ülkede (Turan) dil birliğinin mutlaka sağlanması gerektiği üzerinde dumr.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!