Sayfalar

13 Aralık 2016 Salı

Şiir Tahlili: Ey Şark Artık Uyan, Şarkın Ufukları - Ali Canib Yöntem

Daldım gözünde vehm uyuyan, susmuş ufkuna;
Ey şark, kanmadın mı asırlarca uykuna?

Hâlâ huşûa, kubbeler en hisli bir penâh,
Hâlâ minarelerde tevekkül denen bir âh.

Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin,
Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin.

Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes;
Hâlâ beşik gıcırtısı, hâlâ o tozlu ses...

Yükselmeyen tazarru'un ey Şark bitmiyor;
“Hayye âlel felâh”ını gökler işitmiyor.

Sönsün fezalarında sükûn işleyen seher
Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler...

Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların!
Yaksın bütün ufukları artık belâların.

Her zulmü, kahrı boğmaya bir parça kan yeter;
Ey Şark uyan, yeter yeter artık, uyan, yeter! ...


(Geçtiğim Yol / 1918)

Şarkın Ufukları - Ali Canib Yöntem

Şiirin Tahlili:  Şarkın Ufukları şiiri Tevfık Fikret’in Sis şiirinde esinlenerek yazılmış izlenimini vermektedir. Her iki şiirde işlenen konu arasında büyük benzerlikler vardır. Fikret’in İstanbul’u sisler ve uğursuzluklar içinde gören mh halinden sonra, Ali Canib de Fikret’in temasını daha genişleterek bütün bir Şark’ı ve ona egemen hayat tarzı ile anlayışını şiddetle eleştirmektedir.


Şaire göre Şark asırlardan beri gözünde çeşitli kuruntularla derin bir uykunun içindedir. Onu uyandıracak, silkecek, özüne ve cevherine döndürecek bir hareket gerekmektedir. Şair bu eylemin kimden, hangi taraftan ya da nasıl olacağı konusunda bir fikir sahibi değildir. Sadece duıum tespiti yapmaktadır. Fakat aynı dünya görüşü içinde birlikte yer alan Ziya Gökalp, Yeni Hayat projesiyle Şark’ın, Türkiye’nin nasıl silkinip kendisine gelmesi gerektiğinin yol haritasını çıkarmıştı.

Şair Şark’ın içinde bulunduğu durumu süreklilik ifade eden (Hâlâ’ sözcüğü ile vurgulamaya çalışır. Her ‘hâlâ’ şairin duyduğu rahatsızlığı ve Şarkt’a olmaması gereken bir gelenek ya da alışkanlığı ifade eder.

Hâlâ huşûa kubbeler en hisli bir penâh,
Hâlâ minarelerde tevekkül diyen bir âh,
Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin.
Hâlâ köpek enînleri serper sokakta kîn,
Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes,
Hâlâ beşik gıcırtısı, hâlâ o tozlu ses...


Şark’ı medeniyet yanşında bırakan unsurlar tek tek incelendiğinde Tanzimat’tan beri süregelen Türk düşünce yapısındaki değişim ve gelişimin de yol haritasını çıkarmış oluruz. Bütün yardımı Tann’dan isteyen, her işini tevekküle havale etmiş, evlerinin saçaklarında uğursuzluk, sokaklarında köpek iniltisi, çürük kafesli evlerinde çeşitli hurafeler olan bir memleket manzarası çizmektedir.

Şaire göre Tanrı, Şark’ın yalvarmalarını, niyazım işitmemekte, kurtuluş ve esenlik isteyen nidalannı duymazdan gelmektedir. Bu karamsar tabloyu şair edebiyatımızda eşine az rastlanır bir beddua ile tamamlar:

Sönsün fezalarında sükûn işleyen seher,
Dönsün zeminlerinde de isyâna secdeler

Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların,
Yaksın bütün ufukları artık belâların.
Her zulmü, kahrı boğmaya bir parça kan yeter;
Ey Şark, uyan yeter, yeter ey Şark, uyan yeter!.

Bu ilenç dolu sözlerin biz ilk nüvelerini Âkif Paşa’nın Adem Kasidesinde görürüz. Dünyayı karamsar bir gözle gören ve varlıktan kaçıp yokluğa sığınmaya çalışan şairin;

Ber-murad olmıyacak ben yere geçsin âlem
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pâ-yı adem

beyti benmerkezli bir dünya anlayışının ya da kendi kıyametini bütün dünyaya teşmil eden karamsar bir ruh halinin tezahürü olarak görmek mümkündür. Her iki şairin kendilerini bu sözleri söyleten sebepleri incelendiğinde aynı noktada birleştikleri görülecektir.

Şiirdeki yakanş havası aynı atmosferi soluyan Mehmet Âkif i de etkileyecek ona bir yığın ‘yakarış’ dizeleri yazdıracaktır. O halde bütün bu çığlıkların arkasında yatan nedeni iyi belirlemek gerekir. Şark ki bu kavramın son bin yılını neredeyse Osmanlı Devleti ifade etmektedir; dolayısıyla İslâm memleketleri bu dünyada sürdürmek zorunda kaldıkları medeniyet yarışından geri kalmışlardır. Bir bozulma ve yozlaşma söz konusudur. Yozlaşan ve imanı sarsılan yeni insan tipi geri kalmışlığın faturasını dine ve onun kimi kurumlanna çıkarmaktadır. Hurafeye bulaşmış din istismara ve yozlaşmaya açık bir kurumdur artık. Özden uzaklaşan ayrıntıya takılır ve onun girdabında boğulur. Müslümanların yüzyıllardır içine düştükleri hastalığın temelinde bu ayrıntıya takılma ve hurafeyi nas haline getirme alışkanlığı yatmaktadır. En basitinden şairin de dokunduğu tevekkül meselesi Müslümanların Tanrı’yı kendi işlerine görmeye memur bir kâhya gibi kabul edip kendi irade ve enerjilerini harcamadan her şeyi ona havale etme hastalığına dönüşmüştür. Miskinlik, tembellik ve yozlaştırılmış mistik eğilimler birer aksiyon adamı olması gereken Müslüman farklı bir dünyanın figürü haline getirmiştir. Çalışıp üretmeyene, gecesini gündüzüne katmayana, insan olarak yapabileceğinin yapmayana Tanrı neden yardım etsin?

Şairin şikâyetlerinin neredeyse hemen tamamında Müslümanların medeniyetlerin esası olan zamana, mesafeye hükmetme sanatlarında geri kalmalarının sebebi madde ile mana arasındaki dengeyi kaybetmiş olmalarında aranmalıdır.

Fikret’in sadece eleştiri ve şikâyet noktasında kalmayıp Promete şiiriyle gençliğe yapması gereken şeyi hatırlatan tembihinin karşısında Aİi Canib’in bir teklifinin olmadığını gözlemliyoruz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!