Sayfalar

8 Aralık 2016 Perşembe

Şiir Tahlili Süleymaniye'de Bayram Sabahı - Yahya Kemal Beyatlı

Süleymaniye`de Bayram Sabahı - Yahya Kemal Beyatlı

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Şiirin Tahlili: 

Manzume öncelikli olarak şairin duygu ve düşünce dünyasını oluşturan maddî ve manevî mirasın ışığında önce Süleymaniye Camii’nde yaşayanlarla ölülerin birleştiği bir vahdet / birlik halini terennüm eder. Buna göre şair bir bayram sabah namazını kılmak için Süleymaniye Camii’ne gitmiştir. İçi aldığı kültürün, mensubu olduğu milletin maddi ve manevi mirasıyla doludur. Cami ve cemaatin fevkalade durumu şairi bir zaman yolculuğuna çıkarır.
Burası sıradan bir mabed değildir. Şair kendi gökkubbemiz altında, Süleymaniye Ca-mii’nde bir bayram saati yaşamaktadır. Cami’ye girdiği andan itibaren mekâna akseden uhrevî havayı hisseden şair, onu içindeki duygularla birleştirerek bir trans / vecd hali yaşar. Her geçen saniye şairin gönlünün aydınlığını arttırmaktadır. Süleymaniye Camii’nin çinilerinin mavileşen manzarası zaman perdesini aradan kaldırmaktadır. Artık şair bu mabedin yapıldığı zamana dönmüştür. Şairin şakirtlerinden biri olduğu Bergson’un zaman anlayışı da bu doğrultudadır. Bergson’a göre bir tarihî eser yapıldığı zamandadır. Onun üzerinden bir şey (zaman) geçmez. Ona göre zaman ân+ hareket = zaman formülüne göre işler. Süleymaniye’yi yapan eylem tamamlandığına göre onun artık zamanla bir ilişkisi kalmamış demektir. Onun üzerinden zamanın geçebilmesi için sürekli bir eylemin ve devinimin olması gerekir. Halbuki o yapıldığı ve tamamlandığı ilk gündeki durumunu muhafaza etmektedir. Bu bakımdan şairin mabedin yapıldığı zamana dönmesinde bir olağanüstülük yoktur. Zaman perdesinin aradan kalkmasıyla şairin tarih içindeki yolculuğu da başlar. Bu dünyevî paradigmanın dışına çıkılması demektir. Artık gökte kanat, yerde ayak sesleri duyulmaktadır. Cami sadece yaşayan müminlerle dolmaz. Melekler, şehitler, gaziler ve bu vatan, din ve millet uğruna canını verenlerin ruhları da bayram namazını kılmak için camiye toplanmışlardır.

Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.


Bu uhrevî atmosfer içinde şair yalnız olmadığını hisseder. Burası vahdetin mabedidir artık. Allah yolunda ölenlerle ölmeye hazır olanlann vahdetidir bu. Süleymaniye Camii bir ibadethane olmaktan başka bir şeydir artık.

Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.


Şairi bu denli yoğun duygulara iten şey içinde şifrelerini çözmeye çalıştığı bu İslâm kaynaklı medeniyettir. Onun hem mimari hem de ilahi göstergesi olan bu kutlu cami, ona adını veren sultandan bugüne gelinceye kadar duruşuyla ifade etmek istediği anlamı çözmeye çalışır. İslam sanatlarının özünü oluşturan tecrid düşüncesi burada da kendisini gösterir. Somuttan soyuta, varlıktan fenâ-ya giden bir yoldur bu.

Şiirin ikinci bendinde şair Süleymaniye Camii’nin mimarisi üzerinde durur. Mabedle onu vücuda getiren millet arasındaki ilişkiyi bulmaya çalışır. Buna göre ordu-milletlerin en döğüşeni en sarpı olan Türkler sevdiği Allah’ına böyle bir yapı adamıştır. Şairin burada korktuğu değil sevdiği Allah tamlamasını kullanması önemlidir. Bu düşünce Ziya Gökalp’in;

Benim dinim ümittir ne korku Allahıma sevdiğimden taparım

dizeleriyle örtüşmektedir. Allah’ı korkulacak değil sevilecek bir mabud olarak görmek ondan korkulmaması anlamına gelmez. Şair sadece sevgiyle süslenmiş bir imanın güzelliğini anlatmak istemiştir.

Mabedin kurulduğu artistik mekân da önemlidir. Mabedin mimarı olan Mimar Sinan, sonsuzluğu her yerden görebilsin diye İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi seçmiştir.

Ardından mabedin inşası sırasında gazisinden serdarına kadar nice bin işçinin gece gündüz devam eden emek ve heyecanını hatırlatan şair, ruh ordularının ezeli rahmete ulaşması için buradan gökyüzüne uhrevî bir kapı açıldığını belirtir. Artık bu cami dünyevî olanla uhrevî olanın birleştiği kutsal bir mabeddir.

Şiirin devamında Süleymaniye Camii için o güne kadar süren yanılgısını ifade eden şair onun bir mabedden çok daha başka bir şey olduğunu fark eder. Onun bir varisi olmakla övünür. Burası cedlerin mağfiret iklimine girildiği bir yapıdır.

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim 

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Ardından vahdete ulaşmış bu mümin topluluğunun tarifini yapar. Buna göre dili, gönlü ve imanı bir insan yığınıdır bunlar. Hepsi de varlığının bir yere toplandığım görmektedir. Bu İslam’ın kıble, secde düzeneği içinde Tanrı’yla bir olmanın vahdete ulaşmanın değişik bir ifadesidir.
Artık nazarlarını cemaat üzerine yoğunlaştıran şairin gözüne nefer esvaplı biri ilişir. Milletin bütün bir geçmişini bu neferde toplayan şair, onun saf, temiz, mümin ve yiğit yüzüyle bütünleşmiş bir medeniyeti görür. Onun yüzü dünyada yiğit yüzlerin en güzelidir ve büyük bir iş görmüş olmaktan dolayı yorgundur. Şair onu büyük yurdu kuran ve koruyan kudretimiz, varlığımız, kammız ve etimiz olarak görür. O vatamn hem yaşayan varisi hem de sahibidir. Bu neferde teslim edilen millî ruh halka bir teselli gibi görünür.

Gözlerini neferden alamayan şairin bu kez kulağına imparatorluğun zafer kitabını oluşturan büyük seferler ve fütuhat maceraları gelir. Artık top sesleri ile naralar birbirine karışmıştır. Zaferleri yaratan velveleler her yandan duyulmaktadır. Bu bir cenk geçididir.

Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisardan mı? Kavaklardan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri bir bir geliyor her yandan.

Mabed sadece uhrevî varlığı ile şairi sarmaz. O cenkleri gerçekleştiren ervahın varlığı ve tarihle aynileşen vahdet düşüncesi mabedi bir savaş meydanına çevirir. Bu sesler cedlerin geleceğe bıraktığı mirastır. Ancak onların mana iklimine girenler bu sesleri duyabilir.

Manzumenin sonunda şair tekrar vahdet düşüncesine döner.

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde
yine Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.

Din, kültür ve medeniyeti oluşturan en önemli faktördür. Mabedler sadece dinlerin ibadet yerleri değil aynı zamanda mensup oldukları medeniyetlerin ruhunu ve kişiliğini yansıtırlar. Çünkü mabedler çoğu kez bir sanat eseri olarak görülür ve onlan yaratan ruh ve iman, estetik ve düşünce görmezden gelinir. Halbuki bu tip eserler imanın taşta, yazıda, mermerde şekil aldığı manevi okumalara muhtaç yapılardır. Onlann hendesî özellikleri elbette önemlidir. Mimarî ve sanat tarihi gibi ilimler bunlarla uğraşır. Fakat Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye gibi ulu mabedlerin birer ibadethaneden çok bir medeniyet ve inancı tek başlarına temsil eden yapılar olduğunu unutmamak gerekir. Şairin bir bayram sabahı bu ulu mabede duyduğu hisler onu nasıl tedrici olarak bir vahdet duygusuna götürdüyse vatan sathında milletin fertlerini de aynı vahdet duygusu içinde bir araya getirmelidir.
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!