Sayfalar

4 Ocak 2017 Çarşamba

Şiir Tahlili - Ziya Paşa - Terkib-i Bend


IV
Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenadan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan
Asude olam dersen eğer gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazadan
Sâbit-kadem ol merkez-i me'mûn-ı rızâda
Vareste olup dâire-i havf u recâdan
Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adalet
Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezadan
Her kim ki arar bûy-ı vefa tab'-ı beşerde
Benzer ana kim devlet umar zıll-ı hümâdan
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dür ü güher yağsa semâdan
Erbâb-ı kemâli çekemez nakıs olanlar
Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan
Her âkile bir derd bu âlemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan
Halletmediler bu lügazın sırrını kimse
Bin kafile geçti hükemâdan fuzelâdan
Kıl san'at-ı üstadı tahayürle temaşa
Dem vurma ger arif isen çün ü çiradan
İdrâk-i meali bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez
V
Cehrin ne safa var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde
Bir reng-i vefa var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyi ü nehârında ne şems ü kamerinde
Seyretti hava üzre denir taht-ı süleyman
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde
Hür olmak ister isen olma cihanın
Zevkinde safasında gamında kederinde
Cânân gide rindân dağıla mey ola rizân
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da bilfarz
Her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Ben her re kadar gördüm ise bazı mazarrat
Sâbit-kademim vine bu re'vin üzerinde
İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların hazret-i allah
Ziya Paşa, ünlü Divan şairi Bağdatlı Ruhî'nin Terkib-i Bend'ine bir nazire olarak kaleme aldığı 12 bentlik Terkib- Bend'ini İsviçre'de (Cenevre'de) iken 1870'de yazmıştır. Ziya Paşa, genelde devrin sosyal konuları üzerinde durduğu ve BabIâli'ye karşı giriştiği hürriyet mücadelesinin bir ürünü de sayılabilecek olan bu manzumesini yazdığı sırada 41 yaşlarındadır ve memleketinden uzakta yaşamak zorundadır. Sıkıntılı bir memuriyet hayatı geçirmiş ve devletin başındaki bazı yöneticilerle -özellikle de dönemin sadrazamı Âlî Paşa ile- mücadele içine girmiş olan şair, yaşadığı şahsî tecrübelerinden hareketle bu fikir ve hikmet tarafı ağır basan "didaktik" manzumeyi kaleme almıştır. Uzun olmasına rağmen kolayca ve ustalıkla söylendiği için bir sehl-i mümteni örneği olan, bu nedenle de pek çok mısraı hafızalarda "atasözü" gibi kalan bu hikemî şiirde Ziya Paşa; insanın özü, sosyal hayatın insan üzerindeki etkisi, dünyanın faniliği, insanlardaki tûl-i emelin faydasızlığı, zamamn vefasızlığı, sosyal dengesizlikler, sıkıntı çekenlerin kaderi, insanm zaafları, toplumdaki menfaatçiler, değersiz kişiler, değişik şekillerde toplumda görülen baskı ve adaletsizlikler gibi konular üzerinde bazen tasvire bazen tenkide bazen de seve başvurarak durmuştur. Bilgece nasihatlerin ve yer yer coşkulu bir anlatanın mevcut olduğu bu manzumede, tecrübe, bilgi, irfan, gözlem ve sorumluluk duygu-k neredeyse her beyte yansımıştır. Bu manzumesi dolayısıyla Ziya Paşa, hem Muallimm Naci'nin hem de Nâmık Kemal ("Terkîb ile şi'ri ettin ihya") gibi döneminin saltalarından övgüler almış ve devrindeki pek çok genç sanatçıyı etkilemiştir.


Her bendinde 10 beyit ile her bendin sonunda değişen bir vasıta beytinden {beniz . eden) oluşan 11 beytin bulunduğu bu Terkîb-i Bend'de toplam 132 mısra vardır, z bu uzun manzumenin sadece 4. ve 5. bendlerini tahlil etmeye çalışacağız.

Şiirin Muhtevası

[4. Bend]

Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenadan 
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan

(Faniliğin/Ölümlülüğün kanla dolu çeşmesinden bir damla içen, belâ yağmurundan (belâlardan) bir daha başmı kurtaramaz.)

İçinde yaşadığımız ölümlü dünya, Ziya Paşa'ya göre, belâlar, sıkıntılar ve ıstıraplarla doludur. Bu nedenle, dünyaya gelen herkes bu dertleri çekmek zorundadır. Tasavvufî anlayışta insan için (Hz. Âdem için) bir sürgün yeri olan bu dünya, zahmet yeri; öteki dünya ise, rahmet yeridir. Hayata olumsuz ve ümitsiz bir bakış açısıyla bakan Ziya Paşa, tam bir mutasavvıf değildir ama tasavvufun lügatini ve razı davranışlarını/ilkelerini benimsemiştir2 ve bu manzumede tasavvufî heyecanla söylenmiş pek çok beyit vardır. Ziya Paşa'ya göre, bu dünyaya bir defa gelen, bu bendin devamındaki beyitlerde de vurgulanacağı gibi, hiçbir zaman mutluluğa ulaşamaz; sıkıntıdan kurtulamaz; devamlı dert ve ıstırap çeker. Dünyada yaşayanlar, cnun eziyetine de hazır olmalı, katlanmayı bilmelidirler. Ziya Paşa'nm, Âlî ve Fu-ad Paşalarla sürtüşmesinden dolayı Nâmık Kemal ile birlikte yurt dışına kaçmak zorunda kaldığını, orada bir süre sonra çok büyük maddî sıkıntılar yaşadığını, hatta bu maddî sıkıntıların 1871'de tekrar yurda döndükten sonra da sürdüğünü, bunların yanında memuriyet hayatı boyunca kimi idarecilerden kaynaklanan sıkıntılar da yaşadığını düşünürsek Ziya Paşa'mn bu karamsarlığını biraz olsun anlayabiliriz. Zaten bu karamsarlık, Terkîb-i Bend'in geneline hâkimdir.
Beyitte, "bir katre X bârân" kelimeleri arasındaki tezatm yanı sıra belâların yağmura teşbih edildiği ve "dünya" yerine de "fâniliğin kan dolu çeşmesi" ifadesinin kullanımıyla bir istiare yapıldığı görülmektedir.

Asûde olam dersen eğer gelme cihâna 
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan

(Rahat etmeyi istiyorsan dünyaya gelme; çünkü bu meydana düşen yani bu dünyaya gelen herkes, kaza taşmdan yani dünyanın dertlerinden kendisini kurtaramaz.)

Birinci beyitteki karamsar bakış açışım burada da görürüz. Şinasi'nin insan iradesine önem veren ve dolayısıyla insana güvenen bakış açısma karşılık burada Ziya Paşa'nın kaderci hem de olumsuz ve karamsar bir kaderci anlayış içerisinde olduğunu görüyoruz. Ziya Paşa'da, insanın acizliği ve her şeye kader ve talihin hâkim olduğu fikri ağır basar.

Sâbit-kadem ol merkez-i me'mûn-ı rızâda 
Vâreste olup dâire-i havf ü recâdan

(Korku ve rica/minnet sınırlarının dışına çıkıp Allah'ın rızâsının emniyeti içinde sebat et, sabit kal.)

Bu olumsuz dünya şartlan içerisinde Ziya Paşa'nın insanoğluna tavsiyesi şudur: Diğer insanlardan korkup onlara minnet edip boyun eğmektense; (beytin bundan sonrası için iki anlam çıkarılabilir) a) hakkına düşene razı olmak gibi emniyetli bir yolu benimse; b) insanlann değil de Allah'ın nzasını/memnuniyetini kazanma hususunda kararlı ol, başkasına değil bütün kâinata sözü geçen tek varlık olan Allah'a dayan; çünkü O, senden râzı olduktan sonra gerisi önemli değildir. Ziya Paşa' mn hayatı boyunca kimseye minnet etmediği ve doğru bildiğini yapmaktan vazgeçmediğini, dürüstlükten ayrılmadığını onun hayatıyla ilgili çalışma yapanlar zikretmektedirler. Zaten valilik gibi pek çok devlet görevinde bulunduğu hâlde öldükten sonra geriye sadece bir lira ve üç mecidiyeden oluşan bir servet bırakmış olması da onun için bir "asalet vesikası"dır.

Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adalet 
Havfin var ise mahkeme-i rûz-ı cezadan

(Eğer kıyamet günü kurulacak olan mahkemeden korkuyorsan hüküm verirken

adalet terazisini elinden bırakma; her işini doğrulukla yap.)

Her şeyden önce "adalet fikri"nin eseri olarak nitelendirilebilecek Terkib-i rend'in temel felsefesini veren anahtar beyitlerinden biri bu beyittir. Kendisinin de rek çok haksızlığa uğradığına inanan Ziya Paşa, kıyamet günü kurulacağına ve ;rada hiçbir şeyin gizli kalmayacağına inanılan büyük mahkemenin önünde suçlu durumuna düşmemek için her işimizde âdil davranmak, kimsenin hukukuna tecavüz etmemek zorunda olduğumuza dikkat çeker. Böyle bir mahkemeye veya öldükten sonra dirilmeye inanmayanlar, dünyada her istediklerini yaparlar ve hele bir de güçlü iseler zayıflan ezmekten, onların hukukuna tecavüz etmekten çekinmezler. Burada, Ziya Paşa'nın ideal insan düşüncesinin "mesuliyet fikri" ile ilişki-endirildiğini ve insanın kendini sorumlu bildiği nispette insan olabileceğine dikkat çektiğini görüyoruz.

Şinasi, 1857'de Reşid Paşa için yazdığı kasidesinde, "akl-ı beşer" in koyduğu kartınlar vasıtasıyla toplumsal düzenin sağlanacağına, güçlünün zayıfı ezmesinin :nüne geçileceğine inanırken Doğulu tarafı ağır basan Ziya Paşa, meseleye dinî perspektiften bakarak "İlâhî adalet"i ön plana çıkarır ve böylece Batılı dünya görüşüne daha yakın olan Şinasi'den ayrılır.

Beyitteki "adalet, terâzû, mahkeme, kef-i hükm ve ceza" kelimeleri arasında tenasüp vardır.

Her kim ki arar bû-yı vefa tab'-ı beşerde 
Benzer ana kim devlet umar zıll-i hümâdan

(İnsanın tabiatında vefa kokusunu arayan kimse, Hümâ kuşunun gölgesinden devlet umanlara benzer.)

Ziya Paşa'nm, yaşadığı bazı olaylar sebebiyle, insanlara karşı duyduğu güvensizliğinin ve karamsarlığının ne kadar büyük olduğunu gösteren bu beyitte şair, insanlarda vefanın kendisini değil de kokusunu bile arayan kişinin, gerçekte olmayan ve sadece masal veya efsanelerde ismi geçen Hümâ kuşunun (devlet kuşu, cennet kuşu veya talih kuşu adlarıyla da bilinen mitolojik bir kuş)5 gölgesinden medet umanlara benzeyeceğini söyleyerek insanlardan vefa beklemenin boş bir beklenti olacağını ifade eder. Böylece de insanı, korkunç bir yalnızlığa ve etrafın kendisine yabancı olduğu hissine iter. "İnsanın kötülüğü üzerindeki bu ısrar, Ziya Paşa'nın mizacı ve hayatı ile yakından ilgilidir."6

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez 
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan

(Gökyüzünden yağmur yerine inci ve cevher yağsa bahtsız/talihsiz olanın bağına bir damla bile düşmez.)

Yaşadıklarının etkisiyle hayata karamsar bir bakış açısıyla baktığım vurguladığımız şair, bu beyitte de kendisini "talihsizler" sınıfına koyar ve kendisi gibi doğuştan şansı olmayan insanların gayret ve çabalarının, tüm yaptıklarının boşuna olduğunu, bu tip insanların bu dünyada sürekli sıkıntı çekeceklerini ifade eder. Âdeta insanın önceden mahkûmiyeti üzerinde ısrar eden şair, bu ümitsiz tavrıyla da, hem Şinasi'den hem de eskilerden ayrılır.

Erbâb-ı kemâli çekemez nakıs olanlar 
Rencide olur dîde-i huffâş Ziyadan

(Yarasanın gözü ışıktan nasıl rahatsız olursa noksan/ham olanlar da, olgun/kâmil insanları çekemez; onlardan rahatsız olurlar.)

Nasıl ki Şinasi, 1857'de Reşid Paşa için yazdığı kasidesinde, kendisini "encü-men-i dâniş"e lâyık bir "ehl-i dil" olarak ve "ahâli-i fazl"a mensup bir birey olarak görüp kendisiyle uğraşanları da (özellikle Âlî Paşa gibilerini) "ehl-i cehl" olarak nitelemişse, Bâbıâli'ye karşı giriştiği hürriyet mücadelesinin bir ürünü olan bu manzumesinde de Ziya Paşa, kendisini "erbâb-ı kemâl"den sayıp karşısındakileri "nâ-kıs" olarak niteler ve 'Ziyâ'dan rahatsız olan "huffâş"a (yarasaya) benzetir onları. Hem "ışık" hem de kendi adını kastederek kullandığı "Ziya" kelimesiyle tevriye sanatını büyük bir ustalıkla kullanan şair, hicvin ağır bastığı bu beytinde, hicvettiği kimsenin admı anmaz ama biz bu kişinin muhtemelen hayattayken sürekli olarak şairin önünü tıkayan, acımasızlığı ve kindarlığıyla tanınan ve Ziya Paşa'nın İstanbul dışında tutulmasında çok büyük etkisi olan Âlî Paşa olduğu kanaatindeyiz. Ziya Paşa, sert ve haşin bir devlet adamı olduğu söylenen Âlî Paşa'nın; Şinasi, Nâmık Kemal ve kendisi gibi siyasî çıkar kavgası içinde olduğu "erbâb-ı kemâl"i çekemeyen "nâkıs" bir kişi olduğu düşüncesindedir. Bunu söylerken de kendilerinin savunduğu aydmlanma ve ilerleme fikrine karşı Âlî Paşa'nın karanlığı tercih eden başarısız bir yönetici olduğu, "yarasa" benzetmesi yapılarak ve anlatımı güçlendirmek için tezat sanatına da başvurularak îmâ edilir. Beyitteki "erbâb-ı kemâl" ve "nakıs" kelimeleri arasında da tezat vardır.

Her âkile bir derd bu âlemde mukarrer 
Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan

(Bu âlemde her akıllıya bir dert, bir belâ kararlaştırılmıştır. Acaba akıllı kimselerden bu dünyada rahat yaşamış olan var mıdır?)

Bir önceki beyitte kendisini “erbâb-ı kemâl" den sayan Ziya Paşa, burada da kendisini “gürûh-ı ukalâ"ya dâhil eder ve akıllı olduğu için bu dünyada sıkıntı çektiğini ve bunun da normal olduğunu belirtir. Burada, insana verilen en önemli cihazlardan biri olan "akıl" ve bu "akl"m gerektirdiği sorumluluk duygusu üzerinde durulmuştur. Bilindiği gibi, aklı olmayanın (reşit olmayan çocukların, delilerin ve hayvanların) sorumluluğu da yoktur. Onlar, istediklerini yapabilirler. Ayrıca aklı olmayanlar, ne geçmişten elem duyar ne de gelecek endişesi taşırlar. Onlar sadece ânı yaşarlar ve hiçbir dertleri, sıkıntıları yoktur. Çevresinde olup bitenlerle de pek ügilenmez, çevresindeküerin dertleriyle de dertlenmezler. Ancak akü sahipleri, geçmiş ve geleceği düşünüp elem, zevk veya endişe duyarlar; akıllı bir varlık olarak kendüerine yüklenen sorumluluğun gereklerini yerine getirmenin sıkıntısını yaşarlar. Dünyada, küçük de olsa, derdi ve sıkıntısı olmayan akıl sahibi bir insan yoktur. En azından, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." ilkesinin geçerli olduğu bizim kültürümüzde, kendimizin bir derdi yoksa büe çevremizdeki insanlarm sıkıntıları bizi üzer ve onların dertleriyle dertleniriz. Dolayısıyla, akıl sahiplerinden yani düşünen ve sorumluluğunun farkında olan insanlardan bu dünyada rahat yaşayan yoktur. Hiç olmazsa, bu dünyanın en büyük hakikati olan ve hepimiz için mukadder olan "ölüm" hadisesi bile düşünen insanın rahatını kaçıran, onu kendisine çekidüzen vermeye zorlayan bir etkendir.

Bir de insanlık tarihine baktığımızda; dâhi, filozof, mütefekkir, âlim veya büyük insan dediğimiz neredeyse bütün akıllı/düşünen insanlarm, hayatları boyunca çok da rahat yaşamadıklarını, ya topluma hizmet etmek için bireysel zevklerinden fedakârlıklarda bulunduklarını ya hapishanelere düştüklerini ya sürgüne gönderildiklerini ya da öldürüldüklerini görüyoruz. Sokrates, Gandi, Hz. Muhammed, Yavuz Sultan Selim, Atatürk, Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet bunlardan sadece birkaçıdır.

Görüldüğü gibi Ziya Paşa'ya göre "akıl", ona sorumluluklar yükleyerek insanın rahatını bozan bir varlıkken Şinasi'de ise "akü", insan hayatinin her safhasını düzenleyen, onun huzurlu ve adaletli bir yaşam sürmesini sağlayan bir rehberdir. 
Beyitteki "dert" ve "rahat" kelimeleri arasında tezat vardır. Ayrıca, "âkil" kelimesinin çoğulu olan “ukalâ” kelimesinin aynı beyitte kullanımıyla da bir iştikak sanatı ortaya çıkmıştır.

Halletmediler bu lûgâzın sırrını kimse 
Bin kafile geçti hükemâdan fuzalâdan

(Şimdiye kadar bilim adamlarından/hikmet sahibi insanlardan ve faziletli insanlardan/ filozoflardan binlerce kimse gelip geçtiği hâlde bu bilmecenin sırrını çözen olmadı.)

İnsanın hakikati bilemeyeceğine inanan Ziya Paşa, buraya kadar ortaya koyduğu meselelerin (dünyaya gelen insanın ve özellikle de akıllı insanların neden rahat edemeyip sürekli dert çekmek zorunda olduğu, insanlardaki vefasızlığın nedeni, ham insanların olgun insanları niçin çekemedikleri vs.) ve evrendeki olaylarm pek çoğunun bugüne kadar gelen binlerce akülı insandan hiçbiri tarafmdan tam anlamıyla çözülüp açıklanamadığını söylerken -sonraki beyitlerde gayet açık olarak görüleceği gibi- agnostik (aklın yetersizliğine inanan) bir tavır sergiler. Ona göre, evreni ve evrendeki olaylarm hepsini insanoğlunun akılla kavrayıp açıklaması imkânsızdır. Öyleyse ne yapmak lâzım?

Kıl san'at-ı Üstâdı tahayyürle temâşa 
Dem urma eğer ârif isen çûn ü çerâdan

(Eğer bilgi sahibi ve olgun bir insan isen Allah'ın sanatını büyük bir hayretle ve hayranlıkla seyret; evrende olup bitenin nasılını ve niçinini sorma; sırrını araştırmaya kalkma!)

Ziya Paşa, Terkîb-i Bend'den önce 1859'da yazdığı ünlü Tercî-i Bend'inin, "Subhâne men tahayyare fî sun'ihi'l-ukûl / Subhâne men bikudretihi ya’cüzu-fuhûl" (Sanatı karşısında akılları hayrete düşüren ve yüce kudretiyle âlimleri âciz bırakan Allah'ı teşbih ederim; O'nun her türlü noksanlık ve kusurdan uzak olduğunu kabul ederim.) şeklindeki hayret ve acizlik ifade eden meşhur vasıta beytinde ifade ettiği düşüncenin aynısını burada bir nevi tekrarlıyor. Ancak yine aynı Tercî-i Bend'in 9. bendinde her şeyin "nedenini ve niçinini" sorarak mutasavvıflardan ayrılan Ziya Paşa ile de çelişen bir beyitle karşı karşıyayız.

Aklı kendisine rehber ve ölçü/mihenk olarak alıp Allah'ın ispatı da dâhil olmak üzere her meseleyi onunla halletmeye çalışan Şinasi'nin aksine Ziya Paşa, bir mutasavvıf edâsı ile aklın yetersizliğine vurgu yaparak tıpkı Divan edebiyatındaki-ler gibi "iman"ı önceler. Allah'ın her işini akılla izah etmek, ona göre, mümkün değildir; bu yüzden insanoğlunun her şeyin nedenini ve nasılını anlamak için çaba göstermesi boşunadır. Zaten daha önce gelen binlerce akıllı insan da bu konuda başarısız olmuşlardır.

Muhtemelen zaman zaman iman sarsıntısı da yaşayan Ziya Paşa'nm kendisi de, özellikle Tercî-i Bend'de evren ve hayat hakkında pek çok soru sorar; ancak bu sorulara aklıyla hiçbir cevap bulamaz ve o manzumenin vasıta beytinde görüldüğü gibi önce hayret ve hayranlığa, oradan da Allah'a teslimiyete varır.

İdrâk-i meali bu küçük akla gerekmez 
Zira bu terâzû o kadar sıkleti çekmez

(Bu yetersiz/küçük akü, bu dünyada olup bitenlerin anlamını kavrayıp Allah'ın hikmetini anlamaya yetmez. Çünkü akıl denen bu terazi, bu kadar ağırlığı kaldıramaz.)

Şinasi gibi Ziya Paşa da, akim insanoğlu için öneminin farkmdadır ve bu yüzden de "akü" için "terâzû" ifadesini kullanır. Ancak o, sorduğu sorulara aklıyla cevap bulamayınca aklın anlama gücünden şüphe eder ve onun yetersizliğine hükmeder. İnsanın âciz değil kuvvetli ve muktedir olduğuna inanan Nâmık Kemal ve Şinasi'nin aksine Ziya Paşa, insanın âcizliğine ve akim yetersizliğine sürekli vurgu yapar.

Ziya Paşa'mn ait olduğu Doğu zihniyetinde, dünya daima kötümser bir gözle görülmüş; eski edebiyatımızda insanın âcizliği, akim yetersizliği ve her şeye kader ve talihin hâkim olduğu şeklindeki teslimiyetçi anlayış, edebî ürünlere sık sık yansımıştır. Ziya Paşa'mn bu manzumesinde söyledikleri de bu düşüncelerin farklı ifadelerle tekrarından ibarettir.7 "Adalet" fikrine önem veren şaire göre, yaratılışın sırrını sınırlı aklımızla anlamamıza imkân olmadığına göre biz şu içinde yaşadığımız dünyaya bakalım ve öncelikle onu adaletsizlikten kurtaralım.s

Şair, beyitte "akü" için "terâzû" ifadesini kullanarak istiare sanatı yapar.

[5. Bend]

Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde 
însan bırakır hepsini hîn-i seferinde

(Acaba bu dünyamn gümüş ve alünında ne safa/zevk vardır? Zira insan, bunların hepsini son yolculuğunda (ölürken) bırakır gider.)
Bir mutasavvıf olmasa da tasavvufun lügatini ve bazı davranışlarım benimsediğini ve şiirlerinde kullandığım belirttiğimiz Ziya Paşa, bu beytinde ve bu bendin devamındaki dört beyitte tamamen bu dünyaya kıymet vermeyen bir mutasavvıf edasmdadır. İnsanoğlunun sınırlı bir zaman dilimini geçirdiği bu fâni dünyaya ve onun nimetlerine gereğinden fazla önem vermemesi gerektiğinin altını çizen şair, ölüm anında dünyada elde edilen her şeyin yine dünyada bırakıldığı, mezara kefen hariç bu dünyaya ait hiçbir maddî varhğm götürülemediği gerçeğini nazma aktarır. O zaman insanoğlu, nasıl bir seyahate çıkmadan önce gideceği yerde kendisine gerekli olan şeylerini hazırlayıp bavuluna koyarsa ölüm denen son yolculuğuna çıkarken de gideceği yere lâzım olacak ve oraya götürmesine izin verilen donanımı yüklenmelidir bu dünyada.

Dünya malı için yapılan mücadele ve kavgalar yersizdir; çünkü ölümden kurtuluş yoktur. Dolayısıyla dünya malı için hırs göstermek ve tüm vaktini ona ayırmak akıl işi değildir. Sonuçta, "dünya malı dünyada kalır."

Şair, "safâ, sîm ve zer" kelimelerini birlikte kullanarak bir tenasüp; "ölüm" yerine de "hîn-i sefer" diyerek istiare sanatma başvurmuştur.

Bir reng-i vefa var mı nazar kıl şu sipihrin 
Ne leyi ü nehânnda ne şems ü kamerinde

(Şu gökyüzünün ne gecesinde ne gündüzünde ne güneşinde ne de ayında bir vefa rengi var mı, bak da anla!)

Dördüncü bendin 5. beytinde, insanlarda vefanın kokusunu bile aramanın boşuna olduğuna inanacak kadar karamsar bir ruh hâli içerisinde olan Ziya Paşa'nm aynı tavrı bu kez bir süreliğine gelip misafir olduğumuz bu dünyaya karşı takındığını görmekteyiz. Mizacı gereği ve yaşadığı bazı olumsuzluklardan dolayı insanın kötülüğüne inanan Ziya Paşa, gelip geçici olan bu dünyanın da kötülüğüne inanır. Tıpkı insanlar gibi dünya da, vefasız ve dönektir. Bunu anlatırken de tıpkı Şinasi gibi astronomiden yani gökyüzünden ve oradaki cisimlerden faydalanır. Şinasi de Münâcât'mda Allah'ın varlığını ispat için, içinde bulunduğu asrın en önemli anlayışı olan pozitivizmin de etkisiyle ay, güneş ve yıldızlar gibi gökyüzüne ait unsurlardan yararlanmıştı. Ancak Şinasi bunu yaparken Ziya Paşa'nın aksine iyimser bir tavır içerisindeydi; hem insana güveniyordu hem de yüzünü tamamen bu dünyaya dönmüştü. Burada ise Ziya Paşa, hem insanları hem de içinde yaşadığımız bu dünyayı kötüler ve onu, kendi karamsarlığım anlatmada bir araç olarak kullanır.

Ancak, bu dünyaya önem verilmemesi gerektiğini telkin eden karamsar ve huzursuz şair, sözgelimi öteki dünya fikri gibi okuyucusunu rahatlatabilecek bir alternatifi de açıkça ortaya koymaz. Yani, 'dünyaya dünya kadar kıymet verin' der; ama 'ahirete de ahiret kadar kıymet verin' kısmım söyleyemez. Meseleye hep kötümser bir bakış açısıyla yaklaşan şairin bu tavrı da, kendisiyle barışık ve dingin bir ruh hâline sahip tasavvuf ehline (mutasavvıfa) yakışmaz. Evet, mutasavvıflar da fâni olan bu dünyayı sevmez ve ona gönülden bağlanmazlar ama en azmdan bu dünyanın, Allah'ın güzelliklerinin yansıdığı bir ayna veya Allah'ı kendilerine hatırlatan bir sanat eseri olduğunun farkındadırlar ve bu nedenle, evren karşısında Ziya Paşa kadar kötümser ve huzursuz değildirler.

Beyitteki "sipihr, leyi, nehâr, şems ve kamer" kelimeleri arasmda tenasüp-, "leyi X nehâr" ve "şems X kamer" kelimeleri arasmda tezat vardır. Ayrıca gökyüzü ve ona ait unsurlar, insana has özelliklerle (vefa) anlatıldığından teşhis sanatı göze çarpar.

Seyretti hava üzre denir taht-ı Süleyman 
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

(Hz. Süleyman'ın tahtının yükseklerde/havada dolaştığım, onun pek çok varlığa hükmedebildiğim ve gösterişli bir ömür geçirdiğini söylerler; ama şimdi o saltanata yerinde yeller esmektedir.)

Hz. Süleyman, M.Ö. 10. yy7da yaşadığı, çok zengin ve gösterişli bir saltanat sürdüğü söylenen ve İsrailoğullan soyundan gelen bir peygamber ve hükümdardır. Hz. Davud'un oğlu olan ve çok uzun yaşadığı söylenen Hz. Süleyman, babasının ölümü üzerine 40 yıl İsrailoğullarma hükümdarlık yapmış; ticaretle uğraşmış ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa'yı inşa ettirmiştir. Kur'ân'da anlatılanlara göre, hayvanların -özellikle de kuşların- dillerinden ve hâllerinden anlayan Hz. Süleyman, sadece kuşlara ve insanlara değil cinlere de hükmü geçen bir peygamberdir.9 Kur'ân'da da anlatıldığı üzere, Sebe Melikesi Belkıs'm dillere destan tahtım, Âsâf adlı bilgin veziri vasıtasıyla Belkıs'm ülkesinden kendi ülkesine göz açıp kapatm-caya kadar getirtmesi, onun hayatıyla ilgili en dikkat çeken hadiselerden birisidir. Hatta bu olay, sesi ve görüntüyü nakletmeyi başaran bugünkü bilim dünyasma, bütün ilimlerin ulaşabileceği son sınırın işaretlerini veren Kur'ân-ı Kerim'in, maddenin de nakledilebileceği (ışınlama) mesajım vermesi bakımından önemlidir. Ayrıca bu beyitte geçen "havâ" kelimesi de, "Ey Rabbim, beni bağışla ve bana, benden başka hiçbir kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat ver." (Sad Sûresi, 35. âyet) şeklinde dua eden Hz. Süleyman'm emrine rüzgârın da verilmesine işarettir. Bu rüzgâr, Hz. Süleyman'ı ve onun dilediklerim istediği yere götürür (Sad Sûresi, 36. âyet; Enbiya Sûresi, 81. âyet ve Sebe Sûresi, 12. âyet). Böyle kudretli ve zengin bir insanın bile bu dünyadan göçüp gitmesi, bugünkü sıradan insanlara dünyanm geçiciliği ve anlamsızlığı hususunda ders ve ibret olmalıdır. Ziya Paşa, böylece vermek istediği mesajı, telmih yoluyla okuyucuya daha güçlü bir anlatımla iletmiş olur. "Hava-yel" ve "saltanat-taht" kelimeleri arasındaki tenasübe de dikkat çekelim.

Hür olmak eğer ister isen olma cihâmn 
Zevkinde safâsmda gamında kederinde

(Bu dünyada hür olmak, kimseye bağlı kalmamak istersen dünyanın zevki, eğlencesi, gamı ve kederiyle ilgilenme; sevinci de üzüntüyü de akima takma.)

Çoğu insan hürriyeti, cezaevinde bir koğuşta veya hücrede olmamak veya sözgelimi askerîyedeki gibi bir komutanın veya idarecinin emrinde bulunmamak diye anlar. Ancak insan bu dünyaya ve bu dünyadaki çeşitli zevk ve tutkulara (para, uyuşturucu, kadın, makam vs.) kendini kaptırmış ve bunlar olmadan yaşayamıyor veya bunlara ulaşmak için her türlü sıkıntıya katlanmaya razı olabiliyorsa o insan, kesinlikle bağımsız/hür değil, "bağımlı"dır. İsterse en güzel saraylarda ve istediği kadar rahat yaşasın, bu değişmez. Gerçek hürriyet, bu dünyanm hiçbir şeyine bağ-lanmamaktan geçer. Böyle yaşayan insan zindanlarda dahi olsa hürdür ve sarayda yaşıyor gibidir. Kimseye minneti yoktur. Ancak bir uyuşturucu bağımlısı düşünelim; istediği kadar zengin olsun, saraylarda yaşasın, her istediğini her zaman yapabilsin ama uyuşturucu madde alma zamanı geldiğinde ve o maddeyi bulamadığında onun yaşadığı krizi ve sıkıntıyı düşünün. Hür müdür şimdi bu insan? Hiç kimseye minneti olmayan ve hiçbir şeye "bağımlı" olmayan zindandaki insan mı daha mutludur yoksa uyuşturucusuz yapamayan saraydaki/villadaki insan mı? Kısacası, insan hürriyeti, tutkularla esarete dönüşebilir.

Geçici olan dünyamn ne sevincinin ne de üzüntüsünün bir değeri vardır. Çünkü bunlar da geçicidir. O zaman kalıcı olabilecek şeylerin peşinde koşmak ve ebedî olana yönelmeliyiz. Ancak Ziya Paşa, işin bu kısmını burada söylemiyor da bu bendin en son mısraında dillendiriyor: "Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah".

Beyitteki “zevk, safa, gam ve keder" kelimeleri arasındaki tenasübün yanında, aynı kelimelerin oluşturduğu tezat sanatı da dikkatimizi çeker.

Cânân gide rindân dağıla mey ola rızân 
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde

(Sevgili gitmiş, rindler yani kalender yaradılışlı gönül dostlan dağılmış, içkiler dökülmüş; böyle bir gecenin sabahından hiç hayır umulur mu?)

Kötümser bakış açışım burada da devam ettiren Ziya Paşa, Divan edebiyatına ait şiirleri hatırlatan bu beytinde dünyayı, bozulmuş, dağılmış ve ahengi kalmamış bir içki âlemine/meclisine benzetmektedir. Böyle bir dünyadan hayır beklemek elbette yersiz olur. Ziya Paşa'mn çalkantılı hayatının ifadesi olan bu beyit; insanlık ilişkileri bakımından, siyaseten ve ahlâken bozulan, vefasızlığın ve diğer olumsuzlukların yaygınlaştığı bir cemiyetin şair üzerinde bıraktığı izlenimin ifadesidir. 1845'te girdiği ve hayatının sonuna kadar (1880) kesintilerle de olsa sürdürdüğü memuriyet hayatında özellikle Âlî Paşa ile anlaşamadığı için zaman zaman çok büyük sıkıntılar yaşayan, yurtdışma kaçmak zorunda kalan, aile düzeni bozulan, hastalıklarla boğuşan ve bir de uzun süre birlikte mücadele etmiş olduğu Nâmık Kemal gibi dostlarıyla ömrünün sonuna doğru yollan ayrüan Ziya Paşa, bu dünyadan lezzet ve keyif alamamış; rindâne bir tavır da gördüğümüz bu beyti de bu ümitsiz ve karamsar ruh hâliyle kaleme almıştır.

Beyitteki "canan, rindân ve mey" kelimeleri arasındaki tenasübün yanmda, "gece X seher" tezatı da dikkatimizi çeker.

Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da bilfarz 
Her kim ki hasâset ola ırk u güherinde

(Bir kimsenin ırk ve mayasında (soyunda sopunda) bozukluk (cimrilik ve bayağılık) varsa o kişi dünyanın kalbi (sadrazam veya dünyanın en yüksek makamında) de olsa ondan bir hayır umma, hayırlı bir iş bekleme.)

Bu beyitte o dönemin sadrazamlanndan, Şinasi gibi Ziya Paşa'mn da yıldızının barışmadığı Âli Paşa'ya bir hiciv söz konusudur. Burada şair, bir genelleme yapıyor gibi görünse de, aslında meşhur Zafemâme'sinde de hicvettiği Âli Paşa'ya ve onun ailesine yönelik bir eleştiride bulunur. Şair, soylu bir aüeye mensup olmayan Âli Paşa'mn, "ırk u güherinde" düşüklük olduğundan dolayı hayırlı bir iş yapamayacağım söyler.

Ziya Paşa, aynı hususu Terkîb-i Bend'in 9. bendindeki şu beyitte de dile getirir:

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma 
Zer-dûz palan ursan eşek yine eşektir.
(Aslı, soyu kötü olanlara, üniforma (dış görünüş, giyim kuşam) hiç asalet verir mi? Zira altınla işlenmiş, sırmalı semer vursan, giydirsen eşek yine eşektir.)

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim 
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde

(Birçok acemi yüdız falcısı (astrolog, gök bilgini) gökte yıldız arar da; gökteki yıldızlardan haber sorar da gafletinden/dalgınlığından yolunun üstündeki kuyuyu göremez.)
Büyük işlerle uğraştığını sanan nice bilmiş kişiler, önlerindeki küçük ama önemli şeyleri görmezler veya onları ihmal ederler. Dolayısıyla, kendi kabiliyetlerinin derecesini ölçüp biçmeden büyük işlere girişenler, başarıya ulaşamadıkları gibi zarar ve kayıplara uğrarlar. Burada şair; hayatî, daha önemli ve daha âcil meselelerle uğraşacaklarına tali' yani ikinci derecede önemli, daha gereksiz meselelerle uğraşanları eleştirir.

Ziya Paşa, burada, kendi döneminde Âlî Paşa gibi yetersiz, işinin ehli olmayan kişilerin önemli mevkilere gelip büyük işler yapamadıkları gibi en basit konularda bile başarısız olmalarına da bir gönderme yapmıştır. Bu tip insanlar genelde burnu havada, kibirli insanlardır ve eleştiriye tahammülleri yoktur. Âlî Paşa'nm da kibirli, kendisinden başkasını beğenmeyen bir karakteri olduğu, kendi şahsım devlet için elzem saydığı yani kendisi olmazsa ülkenin yönetilemeyeceğini düşündüğü ve kendisini övmeyi seven biri olduğu söylenir.10

Beyitteki "yıldız ve müneccim” kelimeleri arasındaki tenasübün yanında, "gök X rehgüzer" tezah da dikkatimizi çeker.

Anlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât 
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde

(Dünyaya sözle düzen vermeye kalkanların, lafla dünyayı idare edenlerin evlerinde bin türlü ihmal, kusur ve düzensizlik görülür.)

Ziya Paşa bu beytinde, bizim de millet olarak (genel anlamda bugün Doğu milletlerinin hepsinde bu hastalık mevcut) en büyük hastalıklarımızdan birine parmak basmaktadır. Bugün kahve gibi işsiz güçsüz insanların mekân tuttuğu yerlere bakınız: Oradaki insanlar sabahtan akşama kadar devlet kurup devlet yıkar, teknik direktör olup Millî Takımı Dünya Kupası finallerine götürür veya herhangi bir takımı kendine göre taktiklerle hemen şampiyon yapıverir, kısacası şu veya bu sorunu kendine göre kolayca halleder!... Ancak bu kişilerden çoğunun evlerine gittiğinizde pek çok sorunla karşüaşırsınız: ya kirayı ödemekte zorluk çeker, ya çocuğunun okulda problemi vardır, ya eşi onun evle ügilenmediğinden şikâyetçidir vs. Kısacası, kendi bireysel ve ailevî sorunlarını çözüp de düzenli bir hayat kuramayanlar, boylarından büyük işlere kalkışıp ahkâm keserek memleketi kurtarmaya çakşırlar. Anlatımda tezat sanatının kullanıldığı bu beyit de, büyük ihtimalle, ÂH Paşa'yı hiciv nitehğinde söylenen beyitlerdendir.

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde


(Kişinin aynası, işidir; insanı en güzel anlatan onun söyledikleri, kendisini övmesi değil yaptığı iştir. İnsanın aklının derecesi ortaya koyduğu eserle ölçülür.)

Bugün bizim de sık sık kullandığımız ve Terkîb-i Bend'in darb-ı mesel olmuş, atasözü gibi kullandığımız beyitlerinden biri olan bu beyitte şair, yine "dış"a değil "iç"e itibar edilmesi gerektiğine vurgu yapar. Bir önceki beyitle ilintilendirebilece-ğimiz bu beyit de, sosyal bir hicvi içermektedir. Bizim toplumumuzda da görülen yanlışlardan biri şudur ki; ağzı laf yapan veya reklamım iyi yapan insana çabucak itibar ederiz. Ancak aslolan, onun ne kadar güzel konuştuğu değil, ne kadar doğru ve güzel iş yaptığıdır. Bir kişi, kurum veya topluluk hakkında, onların sarf ettikleri sözlere bakılarak değil de yaptıklarına bakılarak karar verilmelidir.

Ben her ne kadar gördüm ise bazı mazarrat,
Sâbit-kademim yine bu re'yin üzerinde


(Ben her ne kadar bazı zararlarım gördümse de yine de bu fikrimde/görüşümde ısrarlıyım, kararlıyım.)

Başmdan geçen çeşitli siyasî ve sosyal olaylara dayanarak yazdığı tecrübe yüklü, hikmet dolu, ibret ve nasihat verici, yol gösterici bir manzume olan bu Terkîb-i Bend'in şairi, doğru bildiğim söylemekten ve savunmaktan ömür boyu çekinmemiş ve bu yüzden de pek çok sıkıntı yaşamıştır. Özellikle Mustafa Reşid Paşa'mn ölümünden (1859) soma devlet yönetiminde etkili olan Âlî ve Fuad Paşalar ile kıyasıya bir mücadele içerisine girmiş; bu nedenle ömrünün bir kısmım (1867-1871 arasını) yurt dışında geçirmek zorunda kalmış; gerek İstanbul'daki gerekse taşradaki memuriyet hayatında da zaman zaman sıkıntılar çekmiş, inişler çıkışlar yaşamıştır. Sözgelimi, Suriye Valisi iken, serbest fikirlerinden dolayı Müslüman halkla; izlediği sıkı para politikasmdan dolayı da Hıristiyan ve Yahudilerle anlaşamayıp Konya Valiliği'ne atanır; Konya'dan da, mücadele ettiği tefecilerin yüzünden Adana Valiliği'ne gönderilir; orada da özellikle tiyatro ve eğitim alanında güzel işler yapmasına rağmen doğru bildiğinden şaşmayan mizacmdan dolayı şikâyet edilmekten kurtulamaz.11

İnşâna sadakat yaraşır görse de ikrâh,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
(Toplumdan ve çevresinden dışlansa, zarar ve kötülük görse de, kahredici durumlarla karşılaşsa da insana yakışan, doğruluktan ayrılmamaktır. Çünkü -bütün insanlar sırt çevirse de- doğruların yardımcısı Hz. Allah'tır.)

Aleyhine de olsa doğru bildiklerini yapma hususunda taviz vermeyen bir mizaca sahip olduğunu yukarıda ifade ettiğimiz Ziya Paşa, Allah'ın doğruların yanında olduğuna ve bu nedenle insanın her şeye rağmen doğruluktan ayrılmaması gerektiğine tevekkülle inanır.

Beyitteki "sadakat ve doğru" kelimeleri arasmdaki tenasübün yanında, "ikrah X yardım" tezatı da dikkatimizi çeker.

Bu ve bundan önceki beyitlerden de anlaşılacağı üzere, didaktik bir eser olan "Terkîb-i Bend, her bakımdan bozulan bir cemiyeti ahlâken onarmak için vücud bulmuş bir eser görünümündedir. (...) Ziya Paşa bozulan bir cemiyetin ahlâkını onarmaya çalışmaktadır. Bu manzumenin Nâmık Kemâl'in Hürriyet Kasidesi ile birlikte okunması devrin bozulan insan ve cemiyet panoramasını daha belirgin bir şekilde verecektir,"

Sonuç olarak diyebiliriz ki şiiri, bir "fikir şiiri" hâline getiren ve böylelikle çağdaşları Şinasi ve Nâmık Kemal'den ayrılmayan Ziya Paşa, Terkîb-i Bend'den aldığımız bu parçalarda, yer yer hak ve adalet gibi sosyal bazı konulara temas etse de daha çok tasavvuf eksenli metafizik (felsefî) konular (dünya, kader, talih, tutku vs.) ve bütün sosyal bozuklukların kaynağı saydığı "ferdî ahlâk" (vefa, adalet, doğruluk vs.) üzerinde durur. Gerek o günkü sosyal ve siyasî düzende şikâyetçi olduğu aksaklıklar ve gerekse kendi özel hayatında yaşadığı sıkıntılar nedeniyle Ziya Paşa, okuduğumuz bu parçalarda ve manzumenin diğer bendlerinde, insandan ve hayattan sürekli bir sızlanma ve huzursuzluk içerisindedir. Hatta sosyal bozuklukların kaynağını ve sebebini, kâinatın kuruluşundaki düzene/düzensizliğe bağlayacak kadar ileri gider. Ona göre bu kuruluş, insan hayatını ızdırapla dolduracak bir düzende/düzensizlikte olmakla da kalmayıp mahiyetinin anlaşılması mümkün olmayan bir kuruluştur ve bu da insana ayrı bir huzursuzluk vermektedir. Bu konuda bize yardımcı olması gereken akıl nimeti de yetersizdir. Bu durumda şairin, agnostik bir tavrı tercih ettiği görülür.13

Yeni bir düzen kurulması taraftarı olan Şinasi ve Nâmık Kemal gibi Ziya Pa-şa'nm da, her yönüyle insan üzerinde durması, Tanzimat devri yazarlarının "yeni bir insan tipi" yaratmaya çalışmalarının doğal bir sonucudur. Ancak Ziya Paşa'nın çizdiği insan tipi Şinasi ve Nâmık Kemal'in çizdiği ideal insan tipinden biraz farklıdır. Sözgelimi; Ziya Paşa, kaderci, âciz ve kötümser bir insan tipi çizerken Şinasi'nin çizdiği ideal insanda kadercilik yoktur; onun insanı aklını ve iradesini kullanır, yani âciz değildir; ayrıca Şinasi, insanın kötülüğü üzerinde çokça duran Ziya Paşa'nm aksine insana güvenir ve insan hakkında iyimserdir. Nâmık Kemal de insana güvenir ve âciz değü mücadeleci bir iradî insan tipi çizer.14 Kısacası, Şinasi'nin ve onun kadar olmasa da Nâmık Kemal'in insan görüşü, Batılı iken; Ziya Paşa'nınki, Doğuludur.

Şiirde Şekil, Âhenk, Dil ve Üslûp

Divan Edebiyatı kültürü ile yetişen Ziya Paşa'nm Terkîb-i Bend'inin geneline bakıldığında, bu manzumenin, muhtevası, şekli ve dili itibariyle "eski" olduğu söylenebilir. Manzume, şür tekniği bakımından tamamen Divan edebiyatı özelliklerini taşır. Manzumenin adından da anlaşıldığı üzere, Divan Edebiyatı nazım şekillerinden olan Terkîb-i Bend'in bütün özelliklerini taşıyan manzume, gazel gibi kafiye-lenmiştir. Yalnızca on beyitten oluşan her bendin sonunda bulunup bendleri birbirine bağlayan bendiyeler veya vasıta beyitleri kendi içlerinde kafiyelenmiştir: "aa xa xa xa xa xa xa xa xa xa bb". Kullanılan kafiyenin çeşidi de, tam kafiyedir:

Manzume, genelde, 18. yy. şiirinin dü ve üslûp özelliklerini taşımakla birlikte bugün atasözü olarak kullandığımız birçok mısraı da içinde barındırdığından konuşma dilinin özelliklerine ve akıcılığına da sahiptir. Eski şürin hakîmâne tavrına oldukça hâkim olan Ziya Paşa, hikmet ve nasihat yönü ağır basan bu şürinde, tıpkı Şinasi gibi, çok fazla edebî sanat kullanmamıştır. Şinasi gibi, fikri çıplak vermeyi tercih etmiş; mecaz ve mazmunlara çok fazla yönelmemiştir.

Manzumede, klasik edebiyatta sosyal konulu terkîb-i bendlerin yazımında kullanılması gelenek hâline gelmiş olan ve aruzun en akıcı kalıplarından biri olan "mef ûlü mefâîlü mefâîlü feûlürı" vezni kullanılmıştır.

Şair, manzumenin âhengine katkı sağlamak için yer yer aliterasyon ve aso-nanslardan da faydalanmıştır. Aşağıya aldığımız örnekteki "s, r, l ve y" ünsüzleri ile “e, i ve a" ünlülerinin tekrarına dikkat edelim:

Seyretti hava üzre denir taht-ı Süleyman 
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

Tıpkı çağdaşlan Şinasi ve Nâmık Kemal gibi, şiiri "duygu"dan ziyade bir "fikir" veya bir "manzum nesir" hâline getiren Ziya Paşa'nm, şairlik bakımından "orta seviyede bir şair ve sanatçı"15 olan Şinasi'nin önünde, Nâmık Kemal'in de gerisinde olduğu âşikârdır.










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!