Sayfalar

11 Şubat 2017 Cumartesi

Ah Nijad Şiir Tahlili - Recaizade Mahmut Ekrem

ÂH NİJÂD!

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayâline çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor.

Dağda kırda rast getirsem bir dere
Gözyaşlarımı akıdarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere
Senin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havâda,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler..
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?..

Can isterken hasret oduyla yansın
Varlık beni alil alil sürüyor.
Bu kayguya yürek nasıl dayansm?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Rûhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek
Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijâd'ım!

Modern Türk Edebiyatı'na şairliğinden ziyade teorisyenliği ile önemli katkılarda bulunmuş olan Recaizade Mahmut Ekrem, şiirimizin ince ruhlu, rakîk bir kalbe sahip "ağlayan şair"i olarak bilinir. "Nâmık Kemâl heyecan ve ihtirasın, şiddet ve kahramanlığın; Abdülhak Hâmid muhayyilede enginliğin ve ulviyette derinliğin şairiydi. Ekrem de ince hislerin, rakîk kalb işlerinin, hafif zemzemelerin bir müterennimidirZ'1 Onun pek çok şiirindeki bu ağlamaklı, melankolik havanın ve "ağla-" fiilini şiirlerinde sık sık kullanmasmm en büyük sebepleri arasında, yaşadığı bireysel acılar başta gelmektedir. İçinde yaşadığı devrin siyasî havasının, etkilendiği Lamartine, Victor Hugo ve A. Musset gibi romantik sanatçıların ve hassas mizacının yanında çocuklarının ve sevdiklerinin hastalık ve ölümleri, şairi iyice sarsmış; onu, kendisinden sonra gelecek Ara Nesil ve Servet-i Fünûn şairlerinin de etkileneceği bir “teessür edebiyatı" yapmaya mahkûm etmiştir.

Çok sevdiği üç çocuğu Piraye, Emced ve Mehmet Nijâd'm yanı sıra bazı yakın dostları (ölümü üzerine ünlü "Şevki Yok" şiirini yazdığı bestekâr Şevki Bey gibi) ile kimi akrabalarının (iki erkek kardeşinin) ölümleri, onu çok üzmüş ve yıpratmıştır. Onu en çok üzen, ilerisi için çok şey vaat ettiğine inandığı 15 yaşındaki oğlu Mehmet Nijâd'm 1899'daki ölümü olmuştur.2 Hatta 31 Ocak 1914'te vefat eden Recaizâ-de Mahmud Ekrem, vasiyeti gereğince Küçüksu Mezarlığı'ndaki oğlu Nijâd'm mezarının yanma defnedilmiştir. Nijâd'm ölümüyle sarsılan, yıküan şair, onun hiç dinmeyen acısıyla neredeyse ömrünün sonuna kadar “Nijâd'a ağlayım ben, Nijâd'a ağlayım" diyerek sürekli feryat edecektir.

Bütün bu acüar, onu ağlayan, ince ruhlu ve içli bir şair yapmıştır. Özellikle sevdiklerinin ölümleri, onu bir "mersiye şairi" yapar. Şiirlerinde, sık sık, "varlık, ölüm, dünya ve hayat" gibi metafizik problemlere değinmesinin ana sebeplerinden biri, bu acılarıdır. Bu tür şiirlerinde o, bir şairden çok, "ıstırap çeken gözü yaşh bir baba veya acılı bir dost" olarak karşımıza çıkar.

Bu olaylar, zaten hassas bir mizaca ve romantik bir ruha sahip olan şairi; duygusal ve acıklı şeylerden hoşlanan, "bir kelebek, ödünç alınmış bir kitap arasındaki kurumuş bir çiçek, dalından düşen bir yaprak, kuzu otlatan küçük bir kız, bir kaval veya dere sesi, yatağında kitap okuyan bir kadın os.” gibi küçük ve şairâne şeylerden etkilenerek bunları ve özel hayatının her safhasını nazma döken, yani "küçük şeyler edebiyatı" oluşturan bir sanatçı hâline getirir. “Top güllesi gibi patlayan, yıldırım gibi çarpan, şimşek gibi çakan Namık Kemâl şiirinin yerini 'ağlayan' ve 'inleyen' Ekrem şiiri alır. Böylelik-s bakışlar insan ruhuna çevrilir ve romantizm şiire egemen olur. Bundan sonra edebiyatımızda hatırı sayılır sayıda kitabe-i seng-i mezar ve mezar başında murakabe şiiri yazılacak-r.r."3 Hâmid ile şiirimizde başlayan ferdî ıstırap devri -ki bu devir, II. Meşrutiyet'in ilânına kadar sürer-, Ekrem'i de içine alır. Hiç olmazsa Hâmid'in ilk eserlerinde • özellikle bazı piyeslerinde) görülen "aktif Tanzimat ruhu", Ekrem'de iyice silinir; istibdat devrine özgü "pasif ve içe dönük ruh" başlar. Ekrem'in santimantalizmi (duygusallığı), Servet-i Fünûncularm melânkolisini hazırlar. Aslanlar gibi kükreyen ve ağlamayı kadınlara mahsus bir hâl olarak gören Nâmık Kemal'e ve fırtınalı feryatlar koparan Hâmid'e karşı çiçek ve kelebek hassasiyetinde olan Ekrem, sürekli için için ağlar:

 "Ağlarım âh u zârı pek severim".

İşte, "ölüm" konusunun işlendiği "Âh Nijâd" şiirinin yazılış sebebi budur. Ölümün, yakınlarını -hele küçük yaştaki çocuklarını- kaybedenler için (özellikle anne ve babalar için) dayanılması zor bir hâdise olduğu temasını işleyen, "düşünce"den çok "duygu"nun ('hasret' duygusunun) ağır bastığı bu şiir, modern bir "mersiye" dir ve Ekrem'in ağıt estetiğini gösteren önemli örneklerden biridir.

Şiirin Muhtevası

Hasret beni cayır cayır yakarken 
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayâline çılgın çılgın bakarken 
Kapanası gözümü kan bürüyor.

Şair, ölen oğluna duyduğu hasreti, tezat yoluyla ifade eder: Dıştan hiçbir şeyi yokmuş gibi görünse de şairin içi, oğlunun özlemiyle cayır cayır yanmaktadır. Aynı durumu, hayâlî bir sevgiliye duyulan özlemin verdiği ızdırabı anlattığı Yakacık'da Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Âlemi adlı şiirde de görürüz: "Giryân idim fakat gözümde âzâde-i dümu' / Yoktu lebimde nâle fakat nâle-kâr idim". Buzdan bir el gibi insana soğuk gelen, onu ürperten "ölüm" den bedenen ve ruhen muzdarip ve şikâyetçi olan şair, oğlunun hayaliyle yaşar; her yerde onu görür ve sürekli ölümü arzulayarak ağlar. Buradaki "kapanası gözüm" ifadesi, yavrusuna kavuşmak için şairin de ölümü arzuladığını ve yaşamaktan artık zevk almadığını ifade eder. Dörtlüğün sonunda geçen "gözümü kan bürür" ifadesini ise, hem gerçek hem de mecaz (deyim) anlamını düşünerek, iki şekilde yorumlamak mümkündür: a) Ağlamaktan gözü kan çanağına dönmüştür; b) En sevdiği varlığım yitiren bir baba, ölüm karşısında isyan etme noktasındadır, imanı sarsılmıştır. Ancak, şiirin genelinde de görüleceği gibi o, ne kadar acı çekip üzülse de, kadere rıza gösterir ve isyan etmez. Bu noktada da, Hâmid'in Makber' deki hâlinden aynlır.

Burada, tezat (cayır cayır yanmak X buzdan bir el) sanatının yanında "ölüm"ün yerine kullanılan “buzdan bir el" ifadesindeki 'istiare1 den de bahsetmek gerekir. Hasretin şairi "cayır cayır yakması" abartılı bir anlatım olduğundan burada şairin mübalağa sanatından faydalandığını söyleyebiliriz.

Dağda kırda rast getirsem bir dere 
Gözyaşlarımı akıdarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere 
Senin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler..
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?..

Şair, daha on beş yaşmda ölen oğlunun acısmı yansıtmak için, her iki dörtlükte de, fon olarak tabiatı ve canlılığı, hayatı simgeleyen bahar mevsimini ve ona ait unsurları (kır, güneş, çiçek, kuş, dere vs.) kullanır. Bu şürde, oğlunun ölümünü şaire hatırlatan tabiat, romantik bir yaklaşımla ele alınmış; dış âlemin şairin üzerinde bıraktığı ya da uyandırdığı izlenimler, etkiler dile getirilmiştir.

Şair için, tıpkı Şevki Yok adlı şiirinde ifade ettiği gibi, baharın hiçbir tadı ve anlamı yoktur. Tam tersine baharın gelmesiyle birlikte tabiatın canlanması/uyanması, çiçeklerin açıp kuşların havada uçup ötüşmesi veya derelerin şırıltilı akışı, şaire, hayatmın en canlı ve hareketli çağında ölmüş olan oğlunu hatırlatıp onun gözyaşı dökmesine sebep olur. Bu anlamda, yine bir ağıt olan Şevki Yok şiiriyle bu şiir, hem içerik hem de anlatım tarzı yönüyle büyük oranda örtüşür. Ancak, o şiirde tabiat da şairle beraber ağlar ve ıstırap çekerken burada farklı bir durum söz konusudur. Şair, üzgündür, mâtemdedir, melâl içindedir; ancak, onun aksine tabiat neşelidir, cıvıl cıvıldır. Şevki Yok!ta, şairle birlikte matem yerine dönen, daha doğrusu şairin kendi hâlet-i ruhîyesine göre öyle gördüğü, kendi ruh hâliyle özdeşleştirdiği tabiat, burada neşe içerisindedir. Bu yönüyle, Kürsî-i İstiğrak şiirindeki Hâmid'in tabiat içindeki konumu üe Ekrem'inki benzeşir. Ancak, aym şairin Şevki Yok şiirindeki şa-ir-tabiat üişkisi, Servet-i Fünûncuların şair-tabiat ilişkisine zemin hazırlar niteliktedir.
Muhayyilesi zayıf olan Ekrem, bu nedenle manzumede, sadece tabiattaki varlıkları (dağ, dere, kuş, güneş, çiçek vs.) saymakla kalmış ve böylece, "günlük şeyler dünyası"nın dışına çıkamamıştır.5

Güneşin gülmesine yani yeryüzünü aydınlatmasına ve bu ışıktan istifade eden rltki ve hayvanların canlılığına karşılık yerin altında, karanlıktaki yuvasında, hiç kimsenin koruyup kollamadığı oğlu yatmaktadır. Yine tezat sanatım başarılı bir anlatım tekniği olarak kullanan şair, burada "yuva" kelimesini özellikle yukarıda kullandığı "kuş" kelimesiyle ilişkilendirerek kullanmıştır. Kuşlar, yuvalarındaki yavrularını tehlikelere karşı koruyarak yalnız bırakmayıp özgürce uçarlarken şair, yerin altındaki karanlık (hapis veya hücre gibi) yuvasında yalnız yatan kendi yavrusunu oradaki tehlikelere (yılana, çıyana, böceğe vs.) karşı koruyup kollayamamak-ta ve bu da oğlunu çok seven bir baba olarak şairi çıldırtmaktadır. Bahar mevsiminin en önemli unsurlarından biri olan, sonsuzluk ve özgürlüğün simgesi "kuş" motifi ile ailenin simgesi olan "yuva" motifi, şiirde bireyselliği ve içe kapanmayı ön plana çıkaran Ekrem'in sanattaki takipçileri olan Servet-i Fünûncularda da çokça kullanılacaktır.

"Ağlamak" kelimesini çok seven Ekrem, oğlunun ölümü üzerine ne kadar üzülüp gözyaşı döktüğünü belirtmek için "kırda gördüğü bir dere"den bahseder. Burada niçin "ırmak", "nehir" veya "akarsu" değil de "dere" kelimesini kullanır şair? Bunda, aynı dörtlüğün üçüncü mısraında kullandığı "izlere" kelimesiyle kuracağı kafi-ve endişesinin etkisi düşünülebilir; ama asıl sebep, "genellikle yazın kuruyan küçük akarsu" anlamına gelen bu kelimedeki "yazın kurumak (bir anlamda 'ölmek'), küçüklük ve şirinlik" vurgusudur.

Takdîr-i Elhân'ındaki ifadeleriyle şaire göre, "Zerrâttan şumûsa kadar her güzeI şey şiirdir: Ormanlarda kuşların hazin hazin ötüşü, derelerde suların latif latif çağlayışı, hattâ dağlarda kavalların garip garip aksedişi şiir olduğu gibi (...) ervaha nafiz ve müessir olan" her şey şiirdir. İşte burada da tabiatta gördüğü varlıklar, onun ruhunu/iç âlemini etkiler; ona bir şeyler hatırlatır ve onun hislerini harekete geçirir.

Şair, tezatlardan (hayatı veren unsurlar ile ölüm tezadı) yararlanarak duygularını daha etkili bir anlatım tarzıyla ifade etmeyi hedeflemektedir, "ağlamak, çağlamak, ak(ıt)mak, gözyaşı, dere" kelimeleri ile "dağ, kır, dere, güneş, kuş, yuva, çiçek" kelimeleri anlamca ilişkili birer küme oluşturduklarından bu kelimeler arasında tenasüp sanatı vardır, "güneş X karanlık”, "ağlamak X çağlamak", "gülmek X ağlamak", "dağ X kır" kelimeleri arasında da anlama güç katan tezatlar mevcuttur. Cevabı kendi içerisinde olan ve şairin kafasını sürekli kemiren istifhamlara da dikkat çekelim:
"Yalnız mısın o karanlık yuvada? / Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?" Ayrıca, anlatımı etkili kılan kişileştirme sanatını da başarıyla kullanır şair: "Güneş güler ve çiçekler nazlı nazlı uyanır."

Can isterken hasret oduyla yansın 
Varlık beni alîl alîl sürüyor.
Bu kay gûya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Yaşamaktan ziyade "süründüğünü" söyleyen şair, bu hasretin verdiği acıyla ölmek istemektedir; ancak ölüm onu almamakta, o da tüm bu acılı ve hasta hâliyle yaşamaya -hiç istemediği hâlde- devam etmektedir. Bezginlik içindeki şairin yüreğini yakan tek kaygı veya kafasını sürekli kemiren ve onu çok rahatsız eden en önemli şey, oğlunun küçücük bedeninin toprak altında çürüyor olmasıdır. Yerin üstünde her şey taptaze ve capcanlıyken onun zavallı oğlunun küçücük bedeni, toprağın altında çürümektedir. Bir babanın yüreği buna nasıl dayanır? Böylece, anlatımı etkili kılmak için şair, yukarıdaki dörtlüklerle bağlantı kurarak, burada da tezat sanatından yararlanır.

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek 
Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad'ım!

Şair, bu ölümün kendisini çok sarstığını, oğlunun ölümünden sonra, yukarıdaki dörtlükte de belirttiği gibi, yaşama isteğini kaybettiğini, ruhen çöktüğünü belirterek oğluna seslenir: "Ey en değerli varlığım, gözümün nuru, ya sen buraya gel ya da beni oraya çek!" Çaresizlik, hayattan bezmişlik ve dünyaya küsmüşlük içerisindeki şair, bu psikoloji içerisinde asıl sığınılacak ve yardım istenecek mercii şaşırır.

Bir de şairin ilk dörtlükte kullandığı "Kapanası gözümü kan bürüyor" ifadesi ile şiirin son mısramm başındaki "Gözüm nûru" ifadesi, şiirin rastgele yazılmadığını gösterir. Gözünün nuru gidince şairin gözünü kan bürüyor ve hiçbir şeyi görmez oluyor.

Şiirde Şekil, Âhenk, Dil ve Üslûp

Şair, bu şiirin temelini, "tabiat, melankoli ve ölüm" üçlüsünün üzerine kurmuş; bunların üzerine biraz da "gözyaşı" ilâve etmiştir. Bu durum, "En güzel eserler, insanı ağlatanlardır" diyen Alfred de Musset ve Lamartine başta olmak üzere Fransız romantiklerinin şair üzerindeki etkisini gösterir. Şiirde dört gü'--iyal, fikir ve üslûp güzelliği) aradığını söyleyen ve bunlardan "his güzelliği"ni birinci sıraya koyan Ekrem'in şür estetiğinin temelinde "ıstırap" vardır. Onun için, bu şiirde de görüldüğü gibi, hayat, bir melâl ve ıstırap alanıdır. Onun "gönlü hep ha-râb"dır (Şevki Yok'tan) ve sürekli ağlamaklıdır: "Andım o bî-vefâyı garîbâne ağladım / Geldi hayali dîde-i giryâne ağladım" (Yakacık’da Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Ale-mi’nden). Zaten bu şiirin de yer aldığı ve Ekrem'in bu melankolisini geliştirerek hastalık derecesine vardıracak olan Servet-i Ftinûncuların sanat düşüncesini nereden aldıklarım çok iyi yansıtan bir eser olan Nijad Ekrem adlı kitapta Ekrem, "bütün hissiliğini rahatça konuşturur."6

Bir ağıt olan manzumenin üslûbunu, baştan sona şairin acüı, üzüntülü hâli idare eder. Şiirde samimi duyguların terennümü söz konusudur; ancak ölüm kavramını irdeleyen şiirde, karısının ölümü üzerine Makber’ı yazan Hâmid'in telâşlı' sorgulayıcı ve ürpertici felsefî yanından eser yoktur. Konu, hem çok yüzeysel hem de halk edebiyatı ürünlerini andıran çok sade bir dille ele alınmıştır. Bunda şairin, küçük yaşta kaybettiği oğluna, yani bir çocuğa hitap etmesinin de rolü vardır. Burada hatip, muhatabına göre konuşmaktadır; zaten şiirin dili de bunun bir göstergesidir. Şürde, deyimlere ve halkın konuşma dilinde kullandığı ifadelere de yer verildiği, bu bağlamda, dikkat çekmektedir: "cayır cayır yak-, kolu kanadı kırık ol-, gözümün nuru, kapanası gözüm, gözünü kan bürü-" vs.

1897'de, Ekrem'in de takdir ettiği Türkçe Şiirler adlı kitabı ile ses getiren ve pek çok şairi etkileyen Mehmet Emin Yurdakul'un, Ekrem'in bu şiirinin hem dili hem de vezninde etkili olduğunu söylemek mümkündür. Müzikalite değeri bakımından aruz veznini öven ve şiirlerinde kullanan Ekrem, bu şiirini ll'li (4+4+3) hece vezni ile ve diğer şürlerinin aksine, çok sade bir dille yazar. Tanpmar, bu şürin, Mehmet Emin'den sonra hece vezninin yeni şiirde ilk başardı denemelerinden biri olduğunu söyler.7

Halk edebiyatındaki şürleri -özellikle de "koşma"yı- andıran, dörtlüklerle ve çapraz kafiye düzeniyle (abab cdcd...) kurgulanmış bu şiirde, tam ve zengin kafiyelerle birlikte redifler de kullanılmış ve böylece şiirin dış âhenginde kafiyeler ve rediflerden yararlanılmıştır.

Tam kafiye: pek - çek
Tam kafiye + Redif: yakarken - bakarken
Zengin kafiye: dere - izlere
Zengin kafiye + Redif: yansın - dayansm (Buna tunç kafiye de denir.)

Şiirde aliterasyon ve asonanslar ile de âhenge katkıda bulunulmuştur. Aşağıdaki mısralarda sıkça tekrarlanan k ünsüzü ile a,ıveu ünlüleri söylediklerimizi destekleyen örneklerden sadece biridir:

"Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım."


Şair, şiirde, ikilemelere ("bakar bakar, çılgın çılgın, cayır cayır,ya...ya.." vs.) ve kelime tekrarlarına ("beni, bana, seni, sana, bu, bir" vs.) sıkça başvurur. Bu, şürin hem anlamım hem de âhengini güçlendirmek için şairin başvurduğu bir anlatım tarzıdır. Şiiri düzyazıya yaklaştıran en önemli teknik olan anjambman, özellikle birinci dörtlüğün tamamında ve ikinci dörtlüğün son iki mısraında ve dördüncü dörtlüğün ilk iki mısramda kullanılmış; geriye kalan mısralarm hepsi, kendi başma bir cümle olarak kurulmuştur; bu mısralar da, nesir cümlesine yalan kurgulanmıştır.

Şiirde hitabet üslûbunun varlığını da belirtelim: "Ya gel bana, ya oraya beni çek / Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad'ıml". Ayrıca, kendisinden sonra gelen Servet-i Fü-nûncularm da en önemli üslûp özelliklerinden biri olacak olan duyguları -özellikle de hüzün ve ıstırap hâllerini- ifade ederken ünlem kullanımı, bu şürin başlığında da karşımıza çıkıyor: "Âh Nijad!"

Şairin duygularındaki samimiyet, okuru etkileyen en önemli unsurdur; bu samimiyete bir de şürin bir ağıt oluşu eklenince, tüm eksiklerine rağmen, şiirin başarılı bir şiir olduğu söylenebilir. Zaten, "Türk edebiyatında neredeyse kötü ağıt yoktur. Bütün sanatsal ve düşünsel kaygıları ortadan kaldıran ve daha ziyade içten gelen bir samimiyetle vücut bulan ağıtlarda aynı başarı tekrarlanmıştır denebilir.

Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Yeni Türk Edebiyatı Şiir Çözümlemeleri
Kitabı Satın almak için: İdefixe, Hepsiburada

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkürler!