Sayfalar

23 Nisan 2017 Pazar

Tarih-i Kadim şiirinin tahlili - Tevfik Fikret

Târih-i Kadîm
Beşerin köhne sergüzeştinden 
Bize efsâneler terennüm eden;
Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun 
Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun 
Gece teşkil eden hayâtından 
Ninniler ihtira edip uyutan;
Bize en doğru, en güzel örnek,
Diye geçmiş zamanı göstererek: 
Gelecek günlerin geçen geceden 
Farkı yok, hükmü yok, zehabı veren; 
Ve cebininde altıbin yıllık 
Buruşuklarla şübheler karışık.
Seri, mâzîye — yâni rüyaya —
Payı, atî denen heyûlaya 
Sürünen heykel-i kadîd... 
Onu gâh Durdurup manzaranda bî-ikrâh 
Sorarım eski hatıratından.
O biraz feylesof, biraz sırtlan,
Ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
Leyl-i nisyân-ı kabri yoklayarak 
Muhtenik pash bir talâkatle 
Bana başlar birer birer nakle 
Mütevâlî şüûn-i edvarı:
Hep felâket, elem yığıntıları!
Ne zaman geçse bir ketıbe-i şân, 
Dâima rehgüzâra hun-efşân 
Bir bulut sâye-bâr olur: mutlak 
Başta, en başta kanlı bir bayrak:
Onu bir kardı tâc eder tâkıb
Sonra hunin vesâil-i tahrîb:
Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta, 
Mancınık, top tüfek, sapan... 
Arada Kanlı amirleriyle cünd-i vega:
Sonra artık alay alay üserâ...
Mutlaka bir muzaffer, on mağlûb;
Çiğneyen haklı, çiğnenen mâyûb. 
Kahra alkış, gurura secde: 
Kerem Zaf u zilletle dâima tev'em.
Doğruluk dilde yok dudaklarda; 
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!
Her şeref yapma, her saadet piç; 
Herşeyin ihtidası, âhırı hiç.
Din şehîd ister, âsümân kurban;
Her zaman her tarafta kan, kan, kan!. 
Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl 
Beşerin anlatır ne yolda, nasıl 
Bu sakametli ömrü sürdüğünü; 
Görürüm kanların köpürdüğünü,
O kadidin o dişlek ağzmda.
Sesinin ka'r-i ihtizazında 
Öyle mûhiş bir in'ikâs-ı enin 
İşitir, öyle titrerim ki, zemin 
Sanırım lerze-gîr-i nefrîndir...
İndir, ey mahşer-i cidal indir 
Perdeler, sahne-i fecâ’atine!
Sönsün artık bu daimî fitne.
Hele sen, ey kadîd-i an'ane-hah. 
Yetişir çizdiğin hutut-ı siyah!..
Biz sabah isteriz sabah; o uzun 
Geceler nâ'imîne hayr olsun!
Kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harab 
Ediyorsun zalâma doğru şitâb?!. 
Kanlı birşeyle oynamış gibisin;
Belli, hem nev’îmin muharribisin. 
Kahramanlık... Esâsı kan, vahşet
Seni arşında eyleyen ihnak.
Bize vaktiyle zehr-i gayzından 
Verdiğin cür'adır, odur bu yılan;
Bileceksin bu hasmı elbet sen:
Şübhe!.. En zalim, en kavi düşmen.
Bize en mugfilâne taslîtin,
Yâhud en gafilâne taglîtin.
Bak bugün "hud'a, şeytanet, igvâ,"
Seni mülkünden eyliyor iclâ; '
Üflüyor mabedinde mes’alini,
Kırıyor elleriyle heykelini.
Ve bütün kudretinle sen, mefluç 
Çöküyorsun... Ne in'idâm-ı bürûc,
Ne sava ik, ne bir hübûb-ı jiyân,
Ne cehennemlerinde bir galeyan;
Ne nazarlar habîri mateminin,
Ne kulaklarda bir tanîn-i hazin...
Kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
Duyulur bir tazallüm olsun. 
Sen Göçüyorsun da Arş ü Ferş'inle .
Yok tabiatda bir inilti bile 
Bilakis her tarafta kahkahalar,
Kizbe ancak riya ve humk ağlar!
(1905)

Şiirin Tahlili:

Tarih-i Kadîm şiiri Fikret’in manzumeleri arasında önemli bir yeri vardır. Daha önce kimi manzumelerinde serpiştirdiği bazı fikirlerini bu manzumede daha derli toplu olarak bir arada buluruz. Onun Tanrı, inanç, din, şehir, medeniyet, insanlık ve dünya hakkındaki görüşleri bu manzumede tekemmül etmiş bir halde bulunur. 1900’den sonra kendisini yaşadığı toplumdan, çevresinden hatta yakın arkadaşlarından bile tecrid eden şair gittikçe artan bir karamsarlığa düşer. Fikret durmadan zihinsel bir heyecan hali yaşayan şairlerdendi. Hissettiklerini zamamn hakemliğine bırakmadan nazma dökmeyi severdi. Bu bakımdan dingin ve sakin bir iç dünyası yoktur. Onun şiirleri dikkatle incelendiğinde bir tezatlar mahşeri olduğu görülecektir.


Tarih-i Kadîm şiiri daha önce yazılmış olmasına rağmen ancak 11. Meşrutiyetken sonra yayımlanabilmiştir. Manzumede şair tarih ve tanrı ile hesaplaşma içine girer. Tarih-i Kadîm, eski tarih anlamından çok dünyanın ve insanlığın varolduğu günden beri süregelen süreç olarak tanımlanmıştır. Manzumenin başlangıcında beşerin köhne sergüzeştinden efsaneler söyleyen bir tarih anlayışıyla karşılaşırız. Artık varlıkları olmayan dedelerimizin derin boşluklar içindeki karanlık ve uzun bir gece teşkil eden hayatlarından ninniler uydurup uyutan ve bize en doğru en güzel örnek diye geçmiş zamam göstererek sanki gelecek günlerin geçmiş gecelerden bir farkı ve hükmü yokmuş gibi kanaat vermeye çalışan bir tarih anlayışıdır bu. Tarih bir masal dedesi gibi hakikatleri değil de efsaneleri anlatmak-tadn. Tarih, başı maziye yani rüyaya, ayağı ne olacağı belirsiz geleceğe uzanan etleri dökülmüş iskeleti kalmış altı bin yıllık bir heykele benzetilir. Şair bu köhne tarihi biraz filozof, bir sırtlan biraz da hortlak olarak görür.

Bu hortlağın insanlara anlattığı efsaneler hep felâket ve elem yığıntılarıdır. Ne zaman etrafına kan saçan şanlı bir ordu geçse arkasmdan ağır bir bulutun gölgesi çöker. Onu arkasından kanlı bir taç takip eder. Tabiatıyla savaşlar ve onların vazgeçilmez silahlan bu tabloyu tamamlar. Şair köhne tarihi bir savaşlar ve katliamlar tarihi olarak görür. Bu savaşlann sonuçlan bir felâkettir. Alay alay esirler, kahra alkış tutan kalabalıklar, ezileni ayıplayan tavırlar, her yanda kötülük ve zulüm vardn. Bu düzeneğin sanldığı kural;

En celi hikmet: Ezmeyen ezilir! dir.

Tarihin bu kanlı sayfasında Her şeref yapma, her saadet piç ’ tir. Şair bir savaşı doğuran sebeplerin ayrımına gitmeden bütün çatışmaları aynı kategoride değerlendirir. Fikret’in zaman zaman dillendirdiği bu hümanizmanm dayanak noktaları yoktur. Bu karamsar tabloya din ve Tanrı da dahil olur.

Din şehîd ister, âsümân kurban;

dizesi daha çok İslâmiyet’in şehitlik kavramına ve Tann’nın kanla beslenen bir yaratıcı olduğunu kabul eden ilkel anlayışın tezahürüdür. Bu devrede şair vaktiyle sahip olduğu inanç sisteminin dışına çıkmıştır. Din ve Tanrı dünyayı kana bulayan birer kudret olarak gösterilir.

Her zaman her tarafta kan, kan, kan!..
Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl
Beşerin anlatır ne yolda, nasıl
Bu sakametli ömrü sürdüğünü;
Görürüm kanların köpürdüğünü,

Tarih dişlek ağzından kanlar köpüren bir iskelettir. Sesinin titreyen derinliğinde öyle vahşice bir iniltinin yankısı işitilir ki yer bile nefretinden titrer. Onun çizdiği kara yazılar artık yetişir. Şair burada istikbale olan inancım belirtir. Kendisinin sabahı yani istikbali istediğini, isteyenlerin o uzun geceler içinde uyuyabileceklerini ifade eder.

Biz sabah isteriz sabah; o uzun
Geceler nâ'imîne hayr olsun!

 
Manzumenin bu yerinde şair artık köhne tarihin mirasım yargılamaya başlar. O karanlığa doğru giden bir gölgedir. Kanlı bir şeylerle oynamıştır. Kahramanlık denilen seciye kan ve vahşetten başka bir şey değildir. İçinde yüksek dozda şiddetin olduğu bir ölüm oyunudur. Onun geçtiği yerlerde ölüm, zulüm, kan ve vahşet vardır. Hırpalanmadık yer söndürülmedik ocak bırakmaz. Ne ekinden ne ottan ne yosundan eser bırakır. Her ocak bir mezar taşına benzer; her zafer geride bir harabe bir mezar bırakır. Her karanlık onların eseridir. Onlar düşüncenin de düşmanıdırlar ve onu her yerde ezerler. Şair hümanist düşüncelerini buraya da serpiştirir.

Yaşanır pek güzel tegallübsüz.

Diyerek insan doğasındaki ihtirasları unutmuş gözükerek insanların birbirlerine üstünlük sağlamadan pekâlâ yaşayabileceklerini söyler. Hakiki hürriyet olarak içinde savaşın, savaşçının, istilânın, saltanatın, şikâyetin, istibdat yönetimin olmadığı, hatta tapınılanla tapmanın bulunmadığı bir dünya tasavvur eder.

Ben benim, sen de sen, ne rab, ne ibâd!

Manzumenin devamında eleştirilerinin dozunu arttıran şair tam bir inançsızlık çizgisine gelir. Artık düşüncelerin mezarı olan tarihin köhne kitabı yırtılacak yeni bir gelecek kurulacaktır. Fakat şair bunu kimden ümit edecektir. Hangi güç bunu büyük inkılâbı gerçekleştirecektir. Şair bütün bu olanların sorumlusu olarak Tanrı’yı görür ve onun şahsiyetine saldırır. Tanrı’yı evrenin sahibi zorba olarak niteler. O surat asarak susan yamna yaklaşılamayandır.

Yırtılır, ey kitâb-ı köhne yarın
Medfen-i fikr olan sahîfelerin!
Bunu kimden fakat ümîd edelim;
Bu azîm inkılâb-ı hilkati kim,
Hangi kuvvet ta'ahhüd eyleyecek?
Sahib-i kâinat... Evet gerçek (!).
Sahib-i kainat olan ceberut,


O dünyadaki karışıklıkların, kavgalann asıl sebebidir. Baudelaire’in bur-jvalann tannsına isyanı gibi Fikret de köhne tarihin yaratıcısına başkaldınr. insanların yalvanşları, feryatları, iniltileri, velveleleri ve haykırışlannm hiçbiri Tanrı katma ulaşamamaktadır. Tann’nın divanı bütün bu yalvanşlara kayıtsızdır.

Şair bundan sonra hiçbir duanın karşılık görmediği hiçbir feryadın işitil-mediği bir yüce makamın kudretini sorgulamaya girişir.

Aksi —fevkında i'tilâ-fermûd
Olan — eyvân-ı Kibriya'ya su ud
Edebilmiş, ve söyle hangi dua
Müstecâb olmuş?.. Ey ilâh-i semâ!
 
Ardından Tann’nın sıfatlarından bazılarını sayar. Buna göre O, 

"Bî-şebîh ü bî-noksan (kimseye benzemez, noksanı yoktur),
"Hayy ü kayyûm ü kadir ü müte'âl (yaşar, ölümsüz ve kadirdir);
"Bâsıtu'r-nzk. vâhibü'l-âmâl (rızıkları yayan, istekleri gerçekleştirendir);
"Kahir ü müntakim alîm ü habîr (isterse kahreder, intikam alır, her şeyi bilir, haberini alır)
"Zahir ü bâtın ü semt ü basîr. (açık, gizli her şeyi işitir ve görür)
"Müstemendâne sahib-i nasır, (yalvaranlara yardım eder)
"Zâtı her yerde hâzır u nazır., (kendisi her yerde hazır ve nazırdır)


Şaire göre Tann’nm.en parlak sıfatı "Lâ-şerîke-leh!" (başka bir ortağı yok) iken şu dünya denilen batalıkta ne kadar çok ortağı vardır. Onların hepsi de işlerinin başında her şeye muktedir, kahredici, hepsinin emri, yasası ve saltanatı vardır. Hepsinin ilham alacak bir seması, güneşi, ayı, yıldızlan vardır. Hepsinin gizliden secde edenleri vaad edilen cennetleri mevcuttur. Hepsinin vardan yok etme yoktan var etme kudreti vardır. Hepsinin muhterem bir peygamberi, hepsinin cennetinde huriler vardır. Hepsinin cehennemine lokma olan insanlardır. Hepsi de halkından kahırla iki büklüm itaat istiyor.

Bu manzara karşısında şair kendi içindeki şüpheyi ortaya koyar. Bütün bunlardan şüphelenen şair sorularına cevap bulamaz. Kendisinin yanılmış olabileceğine de hükmeder. Nihayetinde kuşkuyu bir nura doğru koşmak olarak niteler. Fikret âmentüsünü terk etmiş bir şair kimliği ile yüksek sesle düşünmeye devam eder.

Kim bilir, belki bir adem mevcûd;
Belki ukba da var... Fakat bu vücûd,
Sunu olmakla sani'-i ebedin 
Neye olsun esîri bin derdin?

Tanrı tarafından yaratılmış olmanın bedelini insan niçin ödesin? Neden o derdin esiri olsun? Bu soruların muhatabı Tanrı’dır. Önce yoktan var edip sonra da onların yok olmalarına izin vermektedir. Bir yaratan bunu yapmamalı, yaratıcı mahvetmeli fakat eziyet çektirmemelidir.

Manzumenin devamında şair Tann’mn saltanatının yıkıldığı düşüncesini vurgular. Tabiattan küçük bir parça kopsa en küçük ses ya da bir şikâyet duyulur, hissedilir. Halbuki şüphe denilen O’nun insanların cevherine kattığı bu yılan Tanrı’nın en büyük düşmanıdır. Bugün hile, şeytanlık, tuzak neredeyse Tanrı’yı mülkünden kovacak duruma gelmiştir. Tanrı o kadar kudretli olmasına rağmen git gide çökmektedir. Bütün bunlar yapılırken onun ne cehenneminde bir kaynama ne burçlarında bir çöküntü ne de yıldırımlarından bir ses işitilmektedir. Aksine her yandan kahkahalar yükselmektedir. Yalnızca ikiyüzlüler ile ahmaklar O’nun bu durumuna ağlamaktadır.

Fikret insanların algılayacağı tarza kudretini gösteren bir tanrı anlayışını arzular. İster ki her dua kabul olunsun, her beddua adresine ulaşsın, her zalim •Tunda cezasım görsün, dünya Tanrı’nın adil ve kudretli bir hükümdar gibi yönettiği bir ülke olsun. Tanrı insanların arzu ve isteklerinin vasıtası haline selsin. Böyle bir yaratıcı fikrine ulaşamayınca inancını kaybeder. Dünyevî tasarrufların insan kaynaklı olduğunu unutmuş gözükür. O kadar yücelttiği hümanist düşünceleri arasında insanın kötü sicilini bir yana koyarak her şeyin müsebbibi olarak sadece Tanrı’yı görür. Dünyada bir cennet arzular, bunun gerçekleşemeyeceğini anlayınca da hırçınlaşır. Başlangıçta devrinin bütün ıstıraplarını istibdat yönetimine dolayısıyla Sultan 11. Abdülhamid’e yıkma kolaycılığım gösteren Fikret, bu manzumesinde dini ve Tann’yı sorgular. İnsanlığın köhne tarihi Tann’mn sebep olduğu bir kanlı sahnedir. Dünyada insanlık ve iyilik adına hiç birşey yapılmamıştır. Bütün suç Tanrı’dadır. O istemese böyle şeyler olmaz. Tarihin ortaya döktüğü kanlı, ıstıraplı ve iğrenç sahnelerin övünülecek bir yanı yoktur. Tanrı müdahale etmediği için bu sahneler hurmadan tekrarlanmaktadır. Bu düzenekte yeni bir geleceği kurmanın da imkânı yoktur. Zira kudretine ihtiyaç duyulan Tanrı, zorba ve asık suratlıdır. Fikret Tanrı’nın kahhar, cebbar sıfatları dışındakilere iltifat etmez.

Tarih-i Kadîm manzumesi sadece Fikret’in değil onun neslinin inanç krizlerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından önemli bir metindir. Devrinde ve sonrasında bu manzumede ortaya konulan düşüncelere katılan pek çok msanı bulmak mümkündür. Bu açıdan etkisi hissedilmiştir. Şairin bu manzumeyi Rübâb-ı Şikeste’ye almamış olmasının da önemi yoktur. Fikret kişilik riarak hayatının başlangıcında kendisine çizdiği bir karakterin adamı olmuştur. 3nun med-cezirleri tartışılsa da inandığını ya da inanmadığını açıkça ifade etmesi bakımından samimi bir şair olarak kabul görmesini gerektirir.


1 yorum:

Yorumunuz için teşekkürler!